Anxiete günümüzde yaygındır. İlaçlar çoğu zaman işe yaramaz. Sebep ise dünya hayatının zorlukları olarak görülür. Kurtulmanın yolu ise ikiz kardeşiniz olan hiçlikle barışmaktır. İnsan kendini bir şey sanır. Bu yüzden ikiz kardeşinden nefret eder.
Az gelişmiş topluluklarda birey hiçbir zaman; ‘’Nasıl değer üretebilirim?’’ sorusunu sorabilecek seviyeye getirilemez. Zavallılık, sefalet adeta bir kısır döngü haline gelir. Birey kendini içinden çıkılmaz bir zindanda hisseder.
Koca bir arazim ve 300 atım olacak. Peki ya sonra? Zihnim alt üst olmuştu. Ve şöhret! Gogol’dan ya da Puşkin’den daha ünlü bir yazar olacaktım. Olacaktım da ne olacak? Bir şekilde cevap bulamıyordum. Ama cevap bulamamam yaşamımı zorlaştırıyordu. Üzerinde durduğum şeyin çökmüş olduğunu ve ayaklarımın altında hiçbir şeyin olmadığını hissediyordum. Üzerine hayatımı kurduğum şey artık yoktu ve ondan geriye hiçbir şey kalmamıştı. (Lev Tolstoy-İtiraflarım)
Homojenler arasındaki taklit kötüdür. İnsanın insanı taklit etmesi doğada olacak bir şey değildir. Taklit ancak heterojenler arasında kabul edilebilir. İnsan hayvanlardan bir şey öğrenebilir çünkü onlar insan değildir. İnsan insanı taklit ederse kendi aslını reddetmiş olur. İnsan benzerlerine, yani diğer insanlara benzersiz bir insan hakikati göstermelidir. Sadece ve sadece kendisine benzerlik taşıyan yeni bir varlık. (Jean Jack Rousseau-Emile)
Mario Levi'nin ''Madam Floridis dönmeytebilir.'' adlı güzel eserinin girişinde şu güzel satırlar beni pek etkiledi. Burada da paylaşmak istedim.
Bu kitap, her geçen gün biraz daha çok keşfedebildiğime inandığım, tarihimin bana verdikleriyle, anlamaya ve kendimi anlatmaya çalıştığım sevgili ikiz kızlarım Deniz ile Pınar’a ya da Pınar ile Deniz’e, dolmakalemlerime, kitaplarıma, plaklarıma ve o eski yalnızlık oyununda, yeni bir oda için sevdiğim, duygusal bekâretimi her seferinde farklı bir biçimde bozan sevgililerime, Van Gogh’un kulağına, bir düşünceye, dini, milliyeti ya da ideolojiyi bir maske gibi taşıyarak, hiçbir tartışmaya yer bırakmaksızın bağlanmanın sakıncalarını sezmiş tüm sakallılara ve uzun saçlılara, bağlandıkları dünya görüşü ne olursa olsun, inandıkları değerler adına hapse girmeyi, işkence görmeyi ya da bile bile kim vurduya gitmeyi göze alanlara, ölümü sanata tercih eden Jacques Rigaut’ya, Virginia Woolf’un son çakıltaşlarına, Stefan Zweig’ın bitmemiş, yeterince paylaşılamamış hasretine, Cesare Pavese’nin son akşamına, son otel odasına ve intihar etmiş tüm sanatçılara, çıkışsız bir içki sarhoşluğuna terk edilenlere, galaksilerin sonsuzluğundan küçük bir mutluluk duyabilenlere, Tezer Özlü’yle konuşamamalarıma, oncasına çok sevdiğim şarkılardan bir tanesini bile kendisiyle paylaşamayışıma, son nefeslerini, doğup büyüdükleri toprakların uzağında veren tüm zorunlu ve gönüllü sürgünlere, Paris’in öteki yüzünde bambaşka bir şiiri arayan Charles Baudelaire’e, Oğuz Atay’ın yolundan gitmeyi bir onur bilerek, bu topraklardaki ve yeryüzündeki tüm tutunamayanlara, çılgınlıkların, daha derin, daha anlamlı, daha yaralayıcı bir hayat adına, tasarıların ve planlamaların her türlüsüne yeğlenebileceğine yürekten inananlara, ya da tüm çabalarına karşın başka türlüsünü yapamayanlara, Mösyö Vahak’ın köpeğine, bir pencereye, bir suskunluk zamanında vurabilecek yağmur damlalarının, bir odun sobasındaki çıtırtıların ve bir kıyıdaki dalgaların sesine, o kıyıdaki taşlara ve deniz kabuklarına, bir labirent gezgini olarak Bilge Karasu’ya ve mental konfüzyondan mustarip kedisi Bıyık’a, bir hüzünler haritacısı olarak Sevim Burak’a, dillerinin yasaklanmasına dilleriyle direnenlere ve o dillerden daha güvenilir bir ülke inşa etmek isteyenlere, babasına o bir türlü gönderilememiş mektubu yazan Franz Kafka’ya, organik psikiyatriye karşı çıkan tüm varoluşçu psikiyatristlere ve psikologlara, Fenerbahçelilere, ne ararsan kendinde ara diyebilen tüm can dostlarıma, Struma’nın suskun yolcularına ve tüm soykırım kurbanlarına, Çehov’a ve kırgın kahramanlarına, Elias Canetti’ye ve sözcüklerdeki uzun yolculuğuna, bana hayata dair birçok ayrıntıyı görmeyi öğreten Haldun Taner’e, sık sık döndüğüm, her yaşımda farklı duygularla anladığım hikâye ustalarımdan Sait Faik’e, yaşadığım toprakların duygusunu daha iyi anlamamı sağlayan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, İvan Karamazov’a, Prens Mişkin’e ve insan ruhundaki o acılı yürüyüşü için Dostoyevski’ye, dürüstlüğü için Albert Camus’ye, çıkamadığı o yolculuk için Walter Benjamin’e, bendeki eskimeyen, kolay kolay tükenemeyecek şarkıları için Jacques Brel ve Léo Ferré’ye, kendisini her yerde yabancı hisseden Gustav Mahler’e, hoşgörünün bir aldatmaca olduğunu görenlere ve farklılıklara dayanamayanlara karşı sonuna kadar savaşmayı bir varoluş savaşı bilenlere, Nazi avcılarına, antişovenlere, antimilitaristlere, bir tatil gününde İstanbul’un içine çıkamayanlara, bir başkasında yeni olasılıklar adına yol almaya çalışanlara, Türkçe’yi sonuna kadar savunmak ve korumak isteyenlere, hayalleri ve bu hayalleri yüzünden bir hikâyesi olduğuna inananlara, gitmeyi ve terk etmeyi bilenlere, sevmenin ve bir aşkı korumanın büyük bir yetenek istediğini söyleyebilenlere, yaralı çocuklara, başkalıklardan ve başkalarının odalarından korkmayanlara, gerçek fahişelerin genelevlerin dışındaki evlerde yaşadığını görebilenlere, hayatıma farklı bir akış ve bakış kazandıran köpeğim Sanço’ya, bana yazmanın büyüsünü keşfettiren Saint-Michel Lisesi’ndeki Fransızca edebiyat ve felsefe öğretmenim Mösyö Pierre’e, şehrimin çoktan yitirdiğim denizine, evde pişen bir gül reçelinin kokusuna, dünyanın tüm oyuncaklarına, özellikle de elektrikli trenlerine, bu listeyi kendileri için uzatmak isteyeceklere ve azınlıkta kalmanın tüm yükünü omuzlarında taşıyanlara ithaf edilmiştir
Günlerce süren bir yağmurun ardından Pelayo adında bir adam evinin avlusunda çamura bulanmış yüzükoyun yatan bir ihtiyar bulur. Adamın arkasında kocaman, akbaba kanatlarına benzeyen asalak yosunlarla dolu sefil kanatlar var. Komşular gelip bu sefil yaratığın bir melek olduğuna karar verirler. İnsanların bu ilahi varlık karşısında diz çökmesi, ondan korkmaları falan gerekirdi. Onu saygıyla ağırlamak yerine sürükleyip tel örgülü kümese kapattılar. Meleği kümese atıp sonra da onu görmek isteyen kasabalılardan 5 cent giriş parası almaya başladılar. (Gabriel Garcia Marquez-İyi kalpli Erendira)
Hinduizm inancında Maya denilen kavram bir tür yanılsama anlamına gelir. Hinduizm inancında yaratılış ile gerçeklik arasında her daim aşılması gereken bir perde vardır. Bu perde maya, yani yanılsama perdesidir. Yanılsama perdesi zihni karıştırıp hakikate erişmeyi engeller. Bu perdenin oluşumunda zaman da etkilidir. Zamanın içinde kaybolmak hakikat yolundan çıkmaktır. İnsanı yanılgıya düşüren geçmişin, şimdinin ve geleceğin ayrı kalıplar olarak ele alınmasıdır. Arayıcı, herşeyin tek bir bütünlük içinde aktığını fark edince Samsara’nın döngüsünden kurtulur.
Günün bazen on, bazen on iki hatta on dört saatinde durup dinlenmeden, muayyen beş-on hareket yapmak için kiralanmış bu insanlar, makineden adamlara ne kadar benziyorlar. Onları makineden, makineleri onlardan ayırt etmenin imkanı yok. Bu insanlar kendilerini tıknefes göğüsler gibi hırlaya hırlaya çalışan makinelerin ahengine o kadar uydurmuşlar ki, her şeyi hatta insan olduklarını bile unutmuşlar gibi! (Suat Derviş-Yeniden Yaşayabilseydik)
Bize sürekli, tekrar tekrar söylenenler, iç sese dönüşür. İnsan iç dünyasında bunları kendi kendine söyler durur. Kişi bir müddet sonra bunların iç ses değil kişilik özelliği olduğunu zannetmeye başlar. (Gabor Mate-Dağınık Zihinler)
Virtue signalling diye bir kavram vardır. Bu, toplumun benimsediği değerleri sahiplenerek sosyal statüleri yükseltme, etik ve erdemli bir imaj çizme durumudur. Bu tür kişilerin amacı savunduğu değerlerin sağlamlığını artırmak ya da o değerleri çatlak seslere karşı korumak değildir. Kişi bu tarz bir savunucu kılığa bürünerek maddi avantajlar ve statüler edinmeye çalışır. Hesap etmediği şey ise sahte benliğinin içeride gerçek benliğini yavaş yavaş çürütüp yok ettiğidir. Bu tarz kişiler, aslında yaşamaya hiç başlamayan ve kendileri olmadan yaşamlarını tamamlayan kişilerdir.
Bireyler grup kimliği ile hareket ettiklerinde bağımsız düşünme yetilerini kısmen ya da tamamen kaybederler. Çünkü grup içinde düşünme ve karar verme mekanizmaları basitleşir. Zihinler tek bir sese, ortak bir kabule indirgenir. Kişinin bağ kurmadığı, hoş karşılamadığı hatta saçma bulduğu değerler bile grubun ortak çıktısı olmuşsa bireyler de doğal olarak düşünmeyi bırakıp bu değerin çığırtkanlığını, savunusunu yaparlar. Grup normlarının dışına çıkmaya pek çoğu cesaret edemez çünkü bu, dışlanmayı ve sosyal izolasyonu beraberinde getirir. (Michel Foucault-Deliliğin tarihi)
Mekanik saatin iki işlevi vardır. Zamanı düzenlemek ve bu zamanla senkronize bir bilinç yaratmak. Ay takvimleri ve güneş saatleri gibi zaman tutma araçlarının erken biçimleri antik çağdan beri kullanımda olsa da saatin hükmettiği zamanın icadı emperyalizm, sömürgecilik ve kölelik ile doğrudan bağlantılıdır. 1884’te Londra’da Greenwich’te bulunan rasathane baş meridyen olarak kabul edildi ve standart bir zaman dilimi yaratıldı. Zamanın ve bilinmeyen yerlerin bu şekilde kontrol altına alınması bilimsel gelişme olarak paketlendi. Bu kontrol üretkenlikle ilişkilendirildi, zamansal bir ideoloji ve sömürgeciliğin temeli olarak tüm dünyaya ihraç edildi. Greenwich dünyanın merkezi olmuştu. Bu zamansal manipülasyonun en uç noktasında köleleştirilmiş nüfusların kontrolü vardır.
Hedonik adaptasyon: İnsan beyninin, mutluluk veren unsura alışması ve o mutluluk verici unsurun artık zevk vermemesidir. Bunu bir tür denge mekanizması olarak görmek lazımdır. Ne kadar zevk alırsanız alın ibre kısa süre sonra yeniden aşağı düşecektir. Acı ile haz arasındaki orta noktada sabitlenecektir. Ta ki yeni bir haz ya da acı kapıyı çalana dek!
Kıskanma bir tür esirgemedir. İmrenmede kişi birindeki metanın bir benzerinin kendisinde olmasını temenni eder, ister sadece. Kıskanmada ise meta sahibinin, kendisinde bulunan metanın başka birinde olmasını istememe durumu da mevcuttur. Sözgelimi ‘’Şu mavi kazağı nerden aldın?’’ sorusuna ‘’Hatırlamıyorum.’’ şeklinde yanıt verir kıskanç kişi çoğu zaman. Haset de kısaca: ‘’Benim yok, onun da olmasın!’’ ya da ‘’Benim yoksa kimsede olmamalı!’’ şeklindeki duygu durumudur.
‘’Ağaçlar arasında bir ağaç, hayvanlar arasında bir hayvan olmak isterdim! Böylece insan olmak gibi bir sorunum olmazdı!’’ buyurmuştur Camus. ‘’Döngünün bir parçası olurdum, hiç değilse kendim olurdum. Ama insanım, hep başka bir şey olmak istiyorum.’’ diye de eklemiş üstat.
Platon sofistleri sevmiyordu çünkü sofistler mevcut fikirleri çürütürken yerlerine yenisini koymuyorlardı. Bunu yapmayışlarının altında muhtemelen bir hakikatin olmadığına inanmaları yatıyordu.
Düşünceler, duygular, eylemler ve tepkiler kişinin kendisine aittir. Onları öyleyse istediği gibi dizginleyebilir. Güç ondadır! Sarsabilir içindekileri. Hizaya sokar dilediği gibi. Gerisini umursamaktan vazgeçebilir dilediği zaman! Uğraşmaz dışsal dünyanın oynak vaziyetleri ile. Harcamaz zamanını ve enerjisini boş yere! Sarsmaz bu gelip geçici durum ve kimseler onu tek bir kez bile!
Kitap yazmak kavanozun içine çakıl taşı doldurmaya benzer. Kontrol ve gözden geçirme süreci ise kavanoza kum ekleyerek tüm boşlukları doldurma sürecidir. Bu ikisi en iyi şekilde yapıldığında göze hoş gelen bir yapıt oluşur.
Bilişsel esneklik önemlidir. İnsan mantıklı argümanlar kendisine sunulduğu zaman fikrini değiştirebilir. Bu omurgasızlık değildir. Bilakis saçma bir inat yüzünden aynı düşüncede sabit kalmaktır omurgasızlık. Dünya bir yerlere giderken yerinde saymak, birilerinin gölgesine sığınmak durumunda kalmaktır omurgasızlık.
21.asrın mottosu flexibilite olacaktır. Yani belli bir hikayeye sıkı sıkıya bağlılık değil hikaye değiştiğinde yeniye uyum sağlama, entegre olabilme önemlidir.
Max Weber’in modern bürokrasiyi tanımlamak için kullandığı bir kavram vardır: Demir Kafes. Weber Modern toplumda insanların giderek artan bir şekilde rasyonel kurallar ve bürokratik yapılar tarafından kuşatılacağını ve bunun bireyin ruhunu boğacağını söylemiştrir. Boğuyor.
Behiç, yavaş yavaş bahse girmek istedi: - Anadolu, güzeldir değil mi? - Harikulâde. - Fakat, refah yok. - Refah dediğiniz nedir? Elektrik ve otomobilse, belki bunlar yok, fakat kalp rahatı var. - Ah, o hepsinden iyisi... Hakikaten, bir şehirde hiç bulunmayan hassa... (Peyami Safa-Sözde Kızlar)
Bu işler anlaşılmak için yapılmadı. Onay almak, seçilmek, asılmak, temsil edilmek için hiç yapılmadı.
Bu resimler ve şarkılar; bakanı da kadraja alan işlerdir. Görenle yetinmez, bakma biçimini sorgular.
Anlamayanı küçümsemez ama anlamayı mükemmel ilim sananı ifşa eder. Ruhu yoklayıp geri çekileni tanır. Gerçek değil diyerek yalanlayanı, hak iddia edeni, günü dolduranı, saygı duyduğunu sananı da.
Bu işler süs değildir. Dekor değildir. Toplumsal vitrini tamamlamak için üretilmemiştir.
Burada resim seçilmez. Burada resim karşılık verir.
İnsan asan bakışlara karşı, insanı sarsan bir yerden konuşur. Zayıf denilen yerlerin aslında en açık, en yalın, bakir ve en dürüst yerler olduğunu hatırlatır. Göyüzünün mavisi de cenneti anımsatır İnsanlar kadraja girdiğinde konu dağılır Adeta bir resimdir GODOT'U BEKLEMEK
Bu işler huzur vermez. Rahatlatmaz. Bakana sorumluluk yükler.
Yüksekliği duvarda değil, etikette değil, onayda değil.
Yeri; toplumun kaçındığı çatlaklardır. Bakışın kaçtığı yerlerdir. Ruhun geri adım attığı an.
Bu bir çağrı değil. Bir davet hiç değil.
Bu bir karşılaşmadır.
Ve karşılaşan herkes, artık eski bakışıyla devam edemez.
Az gelişmiş topluluklarda işçilerin derdi zam, gelişmiş toplumların işçilerinin derdi ise zamandır. Az gelişmiş topluluklarda işçiye bir miktar, sus payı denecek kadar bir zam yapılır. İşçi devam eder o zamla, o gazla canını dişine takarak çalışmaya. Modern toplumlardaki işçi de istediğini alır. Çalışma saatlerini çektikçe çeker aşağı. Kalan boş zamanda gezer dünyayı! Bazen uçağa atlayıp çıkar göğe, bazen binerek jet-ski’ye, girer denize icabında. Yer yemeğini beş yıldızlı lokantada.
Umut suistimale açık bir duygudur. Umudunun kimlerin işine yaradığına bakmalıdır insan. Bu yüzden etraftaki umut tacirlerine dikkat etmek gerekir. En güzel umut, kişinin gelecekte nasıl birine dönüşeceğine dair beslediği umuttur.
Anxiete günümüzde yaygındır. İlaçlar çoğu zaman işe yaramaz. Sebep ise dünya hayatının zorlukları olarak görülür. Kurtulmanın yolu ise ikiz kardeşiniz olan hiçlikle barışmaktır. İnsan kendini bir şey sanır. Bu yüzden ikiz kardeşinden nefret eder.
Az gelişmiş topluluklarda birey hiçbir zaman; ‘’Nasıl değer üretebilirim?’’ sorusunu sorabilecek seviyeye getirilemez. Zavallılık, sefalet adeta bir kısır döngü haline gelir. Birey kendini içinden çıkılmaz bir zindanda hisseder.
Koca bir arazim ve 300 atım olacak. Peki ya sonra? Zihnim alt üst olmuştu. Ve şöhret! Gogol’dan ya da Puşkin’den daha ünlü bir yazar olacaktım. Olacaktım da ne olacak? Bir şekilde cevap bulamıyordum. Ama cevap bulamamam yaşamımı zorlaştırıyordu. Üzerinde durduğum şeyin çökmüş olduğunu ve ayaklarımın altında hiçbir şeyin olmadığını hissediyordum. Üzerine hayatımı kurduğum şey artık yoktu ve ondan geriye hiçbir şey kalmamıştı. (Lev Tolstoy-İtiraflarım)
Homojenler arasındaki taklit kötüdür. İnsanın insanı taklit etmesi doğada olacak bir şey değildir. Taklit ancak heterojenler arasında kabul edilebilir. İnsan hayvanlardan bir şey öğrenebilir çünkü onlar insan değildir. İnsan insanı taklit ederse kendi aslını reddetmiş olur. İnsan benzerlerine, yani diğer insanlara benzersiz bir insan hakikati göstermelidir. Sadece ve sadece kendisine benzerlik taşıyan yeni bir varlık. (Jean Jack Rousseau-Emile)
Mario Levi'nin ''Madam Floridis dönmeytebilir.'' adlı güzel eserinin girişinde şu güzel satırlar beni pek etkiledi. Burada da paylaşmak istedim.
Bu kitap, her geçen gün biraz daha çok keşfedebildiğime inandığım, tarihimin bana verdikleriyle,
anlamaya ve kendimi anlatmaya çalıştığım sevgili ikiz kızlarım Deniz ile Pınar’a ya da Pınar ile
Deniz’e, dolmakalemlerime, kitaplarıma, plaklarıma ve o eski yalnızlık oyununda, yeni bir oda için
sevdiğim, duygusal bekâretimi her seferinde farklı bir biçimde bozan sevgililerime, Van Gogh’un
kulağına, bir düşünceye, dini, milliyeti ya da ideolojiyi bir maske gibi taşıyarak, hiçbir tartışmaya yer
bırakmaksızın bağlanmanın sakıncalarını sezmiş tüm sakallılara ve uzun saçlılara, bağlandıkları
dünya görüşü ne olursa olsun, inandıkları değerler adına hapse girmeyi, işkence görmeyi ya da bile
bile kim vurduya gitmeyi göze alanlara, ölümü sanata tercih eden Jacques Rigaut’ya, Virginia Woolf’un son çakıltaşlarına,
Stefan Zweig’ın bitmemiş, yeterince paylaşılamamış hasretine, Cesare Pavese’nin son akşamına, son
otel odasına ve intihar etmiş tüm sanatçılara, çıkışsız bir içki sarhoşluğuna terk edilenlere,
galaksilerin sonsuzluğundan küçük bir mutluluk duyabilenlere, Tezer Özlü’yle konuşamamalarıma,
oncasına çok sevdiğim şarkılardan bir tanesini bile kendisiyle paylaşamayışıma, son nefeslerini,
doğup büyüdükleri toprakların uzağında veren tüm zorunlu ve gönüllü sürgünlere, Paris’in öteki
yüzünde bambaşka bir şiiri arayan Charles Baudelaire’e, Oğuz Atay’ın yolundan gitmeyi bir onur
bilerek, bu topraklardaki ve yeryüzündeki tüm tutunamayanlara, çılgınlıkların, daha derin, daha
anlamlı, daha yaralayıcı bir hayat adına, tasarıların ve planlamaların her türlüsüne yeğlenebileceğine
yürekten inananlara, ya da tüm çabalarına karşın başka türlüsünü yapamayanlara, Mösyö Vahak’ın
köpeğine, bir pencereye, bir suskunluk zamanında vurabilecek yağmur damlalarının, bir odun
sobasındaki çıtırtıların ve bir kıyıdaki dalgaların sesine, o kıyıdaki taşlara ve deniz kabuklarına, bir
labirent gezgini olarak Bilge Karasu’ya ve mental konfüzyondan mustarip kedisi Bıyık’a, bir hüzünler
haritacısı olarak Sevim Burak’a, dillerinin yasaklanmasına dilleriyle direnenlere ve o dillerden daha
güvenilir bir ülke inşa etmek isteyenlere, babasına o bir türlü gönderilememiş mektubu yazan Franz
Kafka’ya, organik psikiyatriye karşı çıkan tüm varoluşçu psikiyatristlere ve psikologlara,
Fenerbahçelilere, ne ararsan kendinde ara diyebilen tüm can dostlarıma, Struma’nın suskun
yolcularına ve tüm soykırım kurbanlarına, Çehov’a ve kırgın kahramanlarına, Elias Canetti’ye ve
sözcüklerdeki uzun yolculuğuna, bana hayata dair birçok ayrıntıyı görmeyi öğreten Haldun Taner’e,
sık sık döndüğüm, her yaşımda farklı duygularla anladığım hikâye ustalarımdan Sait Faik’e,
yaşadığım toprakların duygusunu daha iyi anlamamı sağlayan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, İvan
Karamazov’a, Prens Mişkin’e ve insan ruhundaki o acılı yürüyüşü için Dostoyevski’ye, dürüstlüğü
için Albert Camus’ye, çıkamadığı o yolculuk için Walter Benjamin’e, bendeki eskimeyen, kolay kolay
tükenemeyecek şarkıları için Jacques Brel ve Léo Ferré’ye, kendisini her yerde yabancı hisseden
Gustav Mahler’e, hoşgörünün bir aldatmaca olduğunu görenlere ve farklılıklara dayanamayanlara
karşı sonuna kadar savaşmayı bir varoluş savaşı bilenlere, Nazi avcılarına, antişovenlere,
antimilitaristlere, bir tatil gününde İstanbul’un içine çıkamayanlara, bir başkasında yeni olasılıklar
adına yol almaya çalışanlara, Türkçe’yi sonuna kadar savunmak ve korumak isteyenlere, hayalleri ve
bu hayalleri yüzünden bir hikâyesi olduğuna inananlara, gitmeyi ve terk etmeyi bilenlere, sevmenin ve
bir aşkı korumanın büyük bir yetenek istediğini söyleyebilenlere, yaralı çocuklara, başkalıklardan ve
başkalarının odalarından korkmayanlara, gerçek fahişelerin genelevlerin dışındaki evlerde yaşadığını
görebilenlere, hayatıma farklı bir akış ve bakış kazandıran köpeğim Sanço’ya, bana yazmanın
büyüsünü keşfettiren Saint-Michel Lisesi’ndeki Fransızca edebiyat ve felsefe öğretmenim Mösyö
Pierre’e, şehrimin çoktan yitirdiğim denizine, evde pişen bir gül reçelinin kokusuna, dünyanın tüm
oyuncaklarına, özellikle de elektrikli trenlerine, bu listeyi kendileri için uzatmak isteyeceklere ve
azınlıkta kalmanın tüm yükünü omuzlarında taşıyanlara ithaf edilmiştir
Günlerce süren bir yağmurun ardından Pelayo adında bir adam evinin avlusunda çamura bulanmış yüzükoyun yatan bir ihtiyar bulur. Adamın arkasında kocaman, akbaba kanatlarına benzeyen asalak yosunlarla dolu sefil kanatlar var. Komşular gelip bu sefil yaratığın bir melek olduğuna karar verirler. İnsanların bu ilahi varlık karşısında diz çökmesi, ondan korkmaları falan gerekirdi. Onu saygıyla ağırlamak yerine sürükleyip tel örgülü kümese kapattılar. Meleği kümese atıp sonra da onu görmek isteyen kasabalılardan 5 cent giriş parası almaya başladılar. (Gabriel Garcia Marquez-İyi kalpli Erendira)
Hinduizm inancında Maya denilen kavram bir tür yanılsama anlamına gelir. Hinduizm inancında yaratılış ile gerçeklik arasında her daim aşılması gereken bir perde vardır. Bu perde maya, yani yanılsama perdesidir. Yanılsama perdesi zihni karıştırıp hakikate erişmeyi engeller. Bu perdenin oluşumunda zaman da etkilidir. Zamanın içinde kaybolmak hakikat yolundan çıkmaktır. İnsanı yanılgıya düşüren geçmişin, şimdinin ve geleceğin ayrı kalıplar olarak ele alınmasıdır. Arayıcı, herşeyin tek bir bütünlük içinde aktığını fark edince Samsara’nın döngüsünden kurtulur.
İyilik bu dünyada çıplak kaldığında acı çeker. İyilik bile kurban olur. (Fyodor Dostoyevski-Ecinniler)
Günümüz toplumları başkalığı (Farklılığı) kendilik için bir tehdit olarak görmektedir. (Byung Chul Han-Zamanın Kokusu)
Günün bazen on, bazen on iki hatta on dört saatinde durup dinlenmeden, muayyen beş-on hareket yapmak için kiralanmış bu insanlar, makineden adamlara ne kadar benziyorlar. Onları makineden, makineleri onlardan ayırt etmenin imkanı yok. Bu insanlar kendilerini tıknefes göğüsler gibi hırlaya hırlaya çalışan makinelerin ahengine o kadar uydurmuşlar ki, her şeyi hatta insan olduklarını bile unutmuşlar gibi! (Suat Derviş-Yeniden Yaşayabilseydik)
Bize sürekli, tekrar tekrar söylenenler, iç sese dönüşür. İnsan iç dünyasında bunları kendi kendine söyler durur. Kişi bir müddet sonra bunların iç ses değil kişilik özelliği olduğunu zannetmeye başlar. (Gabor Mate-Dağınık Zihinler)
Virtue signalling diye bir kavram vardır. Bu, toplumun benimsediği değerleri sahiplenerek sosyal statüleri yükseltme, etik ve erdemli bir imaj çizme durumudur. Bu tür kişilerin amacı savunduğu değerlerin sağlamlığını artırmak ya da o değerleri çatlak seslere karşı korumak değildir. Kişi bu tarz bir savunucu kılığa bürünerek maddi avantajlar ve statüler edinmeye çalışır. Hesap etmediği şey ise sahte benliğinin içeride gerçek benliğini yavaş yavaş çürütüp yok ettiğidir. Bu tarz kişiler, aslında yaşamaya hiç başlamayan ve kendileri olmadan yaşamlarını tamamlayan kişilerdir.
Bireyler grup kimliği ile hareket ettiklerinde bağımsız düşünme yetilerini kısmen ya da tamamen kaybederler. Çünkü grup içinde düşünme ve karar verme mekanizmaları basitleşir. Zihinler tek bir sese, ortak bir kabule indirgenir. Kişinin bağ kurmadığı, hoş karşılamadığı hatta saçma bulduğu değerler bile grubun ortak çıktısı olmuşsa bireyler de doğal olarak düşünmeyi bırakıp bu değerin çığırtkanlığını, savunusunu yaparlar. Grup normlarının dışına çıkmaya pek çoğu cesaret edemez çünkü bu, dışlanmayı ve sosyal izolasyonu beraberinde getirir. (Michel Foucault-Deliliğin tarihi)
Mekanik saatin iki işlevi vardır. Zamanı düzenlemek ve bu zamanla senkronize bir bilinç yaratmak. Ay takvimleri ve güneş saatleri gibi zaman tutma araçlarının erken biçimleri antik çağdan beri kullanımda olsa da saatin hükmettiği zamanın icadı emperyalizm, sömürgecilik ve kölelik ile doğrudan bağlantılıdır. 1884’te Londra’da Greenwich’te bulunan rasathane baş meridyen olarak kabul edildi ve standart bir zaman dilimi yaratıldı. Zamanın ve bilinmeyen yerlerin bu şekilde kontrol altına alınması bilimsel gelişme olarak paketlendi. Bu kontrol üretkenlikle ilişkilendirildi, zamansal bir ideoloji ve sömürgeciliğin temeli olarak tüm dünyaya ihraç edildi. Greenwich dünyanın merkezi olmuştu. Bu zamansal manipülasyonun en uç noktasında köleleştirilmiş nüfusların kontrolü vardır.
Hedonik adaptasyon: İnsan beyninin, mutluluk veren unsura alışması ve o mutluluk verici unsurun artık zevk vermemesidir. Bunu bir tür denge mekanizması olarak görmek lazımdır. Ne kadar zevk alırsanız alın ibre kısa süre sonra yeniden aşağı düşecektir. Acı ile haz arasındaki orta noktada sabitlenecektir. Ta ki yeni bir haz ya da acı kapıyı çalana dek!
Kıskanma bir tür esirgemedir. İmrenmede kişi birindeki metanın bir benzerinin kendisinde olmasını temenni eder, ister sadece. Kıskanmada ise meta sahibinin, kendisinde bulunan metanın başka birinde olmasını istememe durumu da mevcuttur. Sözgelimi ‘’Şu mavi kazağı nerden aldın?’’ sorusuna ‘’Hatırlamıyorum.’’ şeklinde yanıt verir kıskanç kişi çoğu zaman. Haset de kısaca: ‘’Benim yok, onun da olmasın!’’ ya da ‘’Benim yoksa kimsede olmamalı!’’ şeklindeki duygu durumudur.
Gerçek tarih henüz başlamadı. Bizler hala tarih öncesindeki o karanlık dönemlerdeyiz. (Karl Marx-1844 El yazmaları)
Modern toplumlarda meclis bir tartışma ortamıdır. Az gelişmiş topluluklarda ise meclis bir onay, bir alkışlama ortamıdır.
‘’Ağaçlar arasında bir ağaç, hayvanlar arasında bir hayvan olmak isterdim! Böylece insan olmak gibi bir sorunum olmazdı!’’ buyurmuştur Camus. ‘’Döngünün bir parçası olurdum, hiç değilse kendim olurdum. Ama insanım, hep başka bir şey olmak istiyorum.’’ diye de eklemiş üstat.
Platon sofistleri sevmiyordu çünkü sofistler mevcut fikirleri çürütürken yerlerine yenisini koymuyorlardı. Bunu yapmayışlarının altında muhtemelen bir hakikatin olmadığına inanmaları yatıyordu.
Düşünceler, duygular, eylemler ve tepkiler kişinin kendisine aittir. Onları öyleyse istediği gibi dizginleyebilir. Güç ondadır! Sarsabilir içindekileri. Hizaya sokar dilediği gibi. Gerisini umursamaktan vazgeçebilir dilediği zaman! Uğraşmaz dışsal dünyanın oynak vaziyetleri ile. Harcamaz zamanını ve enerjisini boş yere! Sarsmaz bu gelip geçici durum ve kimseler onu tek bir kez bile!
Kitap yazmak kavanozun içine çakıl taşı doldurmaya benzer. Kontrol ve gözden geçirme süreci ise kavanoza kum ekleyerek tüm boşlukları doldurma sürecidir. Bu ikisi en iyi şekilde yapıldığında göze hoş gelen bir yapıt oluşur.
Bilişsel esneklik önemlidir. İnsan mantıklı argümanlar kendisine sunulduğu zaman fikrini değiştirebilir. Bu omurgasızlık değildir. Bilakis saçma bir inat yüzünden aynı düşüncede sabit kalmaktır omurgasızlık. Dünya bir yerlere giderken yerinde saymak, birilerinin gölgesine sığınmak durumunda kalmaktır omurgasızlık.
21.asrın mottosu flexibilite olacaktır. Yani belli bir hikayeye sıkı sıkıya bağlılık değil hikaye değiştiğinde yeniye uyum sağlama, entegre olabilme önemlidir.
Max Weber’in modern bürokrasiyi tanımlamak için kullandığı bir kavram vardır: Demir Kafes. Weber Modern toplumda insanların giderek artan bir şekilde rasyonel kurallar ve bürokratik yapılar tarafından kuşatılacağını ve bunun bireyin ruhunu boğacağını söylemiştrir. Boğuyor.
Behiç, yavaş yavaş bahse girmek istedi:
- Anadolu, güzeldir değil mi?
- Harikulâde.
- Fakat, refah yok.
- Refah dediğiniz nedir? Elektrik ve otomobilse, belki bunlar yok, fakat kalp rahatı
var.
- Ah, o hepsinden iyisi... Hakikaten, bir şehirde hiç bulunmayan hassa...
(Peyami Safa-Sözde Kızlar)
BAKIŞIN MANİFESTOSU
Bu işler anlaşılmak için yapılmadı.
Onay almak, seçilmek, asılmak, temsil edilmek için hiç yapılmadı.
Bu resimler ve şarkılar;
bakanı da kadraja alan işlerdir.
Görenle yetinmez, bakma biçimini sorgular.
Anlamayanı küçümsemez ama
anlamayı mükemmel ilim sananı ifşa eder.
Ruhu yoklayıp geri çekileni tanır.
Gerçek değil diyerek yalanlayanı,
hak iddia edeni,
günü dolduranı,
saygı duyduğunu sananı da.
Bu işler süs değildir.
Dekor değildir.
Toplumsal vitrini tamamlamak için üretilmemiştir.
Burada resim seçilmez.
Burada resim karşılık verir.
İnsan asan bakışlara karşı,
insanı sarsan bir yerden konuşur.
Zayıf denilen yerlerin aslında
en açık, en yalın, bakir ve en dürüst yerler olduğunu hatırlatır.
Göyüzünün mavisi de cenneti anımsatır
İnsanlar kadraja girdiğinde konu dağılır
Adeta bir resimdir GODOT'U BEKLEMEK
Bu işler huzur vermez.
Rahatlatmaz.
Bakana sorumluluk yükler.
Yüksekliği duvarda değil,
etikette değil,
onayda değil.
Yeri;
toplumun kaçındığı çatlaklardır.
Bakışın kaçtığı yerlerdir.
Ruhun geri adım attığı an.
Bu bir çağrı değil.
Bir davet hiç değil.
Bu bir karşılaşmadır.
Ve karşılaşan herkes,
artık eski bakışıyla devam edemez.
Nostalji lezzetli bir sızıdır. (Ernst Bloch-Umut İlkesi)
Az gelişmiş topluluklarda işçilerin derdi zam, gelişmiş toplumların işçilerinin derdi ise zamandır. Az gelişmiş topluluklarda işçiye bir miktar, sus payı denecek kadar bir zam yapılır. İşçi devam eder o zamla, o gazla canını dişine takarak çalışmaya. Modern toplumlardaki işçi de istediğini alır. Çalışma saatlerini çektikçe çeker aşağı. Kalan boş zamanda gezer dünyayı! Bazen uçağa atlayıp çıkar göğe, bazen binerek jet-ski’ye, girer denize icabında. Yer yemeğini beş yıldızlı lokantada.
Umut suistimale açık bir duygudur. Umudunun kimlerin işine yaradığına bakmalıdır insan. Bu yüzden etraftaki umut tacirlerine dikkat etmek gerekir. En güzel umut, kişinin gelecekte nasıl birine dönüşeceğine dair beslediği umuttur.