Algı yönetimi önemlidir. Kalabalıkların algısını yönetmek kolaydır. ‘’Belki bu sefer bir şeyleri değiştirebilirler!’’ algısını kafalara güzelce yerleştirip güçlerini daha da pekiştirdi birileri! Her türlü algı oyunundan kurtulmak, ancak etraflıca düşünebilen filozofa özgüdür. Diğerleri her algı yönetimine kolayca teslim olan sıradan, basit kafalardır.
Felsefe soru sorar, bilim ise cevaplar üretir. Soru sorma felsefenin özünde vardır. Varlık var mıdır? Doğru bilgiye ulaşmak mümkün müdür? Evrensel ahlak yasasını objektif mi yoksa subjektif bir temele mi dayandırmalıyım? gibi sorular asırlardır filozoflarca sorulagelmiştir. Yeni nesil insanın merak ettiği en önemli soru ise günümüzde ‘’Nasıl görünüyorum?’’ sorusudur. Buradan felsefe çıkmasını beklememek lazım.
21. asır insanının laneti muhtemelen başkalarının tasarladığı hayatı yaşamak. Belirtilen, bildirilen, emredilen o can yakıcı kalıpların içine girmek. Tüm bu sahtelikleri fark etmek ise ikinci bir lanet olsa gerek. Hayatın akış sesine yabancı olmak. Garipsemek o coşkuyu. O kalın, o yüksek duvarları korumak, daha da sağlam olsun diye uğraşanların acı çığlıklarını hayat sanmak.
Bilim insanlarınca insan denen varlık Doğu Afrika'da ortaya çıkmıştır. Anavatan orasıdır. İnsanlık buradan dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Bilim insanları göçün sebebi üzerinde düşünmüş ve çalışmıştır. Bu göç sebepleri ile ilgili en kuvvetli hipotezlerden biri çeçe sinekleri ile ilgili olan hipotezdir. Hastalık yayan bu böcekten kurtulabilmek için insanoğlu uzaklara gitmeyi tercih etmiştir.
Nevroz insanı uyandırmaya çalışan bir dosttur. İçerideki çatışmayı haber verir. İnsana kendisiyle, korkularıyla yüzleşme çağrısında bulunur. (Carl Gustav Jung- Anılar, düşler, düşünceler)
Dünyanın dörtte üçünde böyledir. Restoranlara bile gidemeyen kalabalıkların yatlarda, villalarda keyif eden vekilleri olur. Bunun iki sebebi vardır. Okumamak ve sorgulamamak. Biat, itaat, kayıtsız şartsız teslimiyet öyle bir sirayet etmiş ki ruhlara! Artık kafaları kumdan çıkarmak neredeyse imkansız hale gelmiş.
İnsanın en büyük iki yüzlülüğü kendi arzularını mazur görürken sevdiği kişinin arzularını affedememesi. (Marcel Proust-Kayıp Zamanın İzinde:Albertine Kayıp)
Esas savaşın id ile süperego arasında olduğu anlaşılmadan ve o alanlar derinlemesine incelenmeden bireysel faşizm ile makro faşizm arasındaki farkı anlamak, analiz etmek mümkün olmaz. Cahil kesim savaşı daima sokaklarda arayıp yüzeysel müdahalelerle çözüm getireceklerini sanırlar.
Kant’çı perspektifin o dürüstlükten hiç şaşmayan, taviz vermeyen kişilerinin az gelişmiş topluluklarda yaşama şansları yoktur. Dürüstlükten asla taviz vermeyen kişilerin kerizlenmesi ve en alt seviyelere düşmesi çok olasıdır böyle yerlerde. Netice itibariyle az gelişmiş topluluklarda zamanla erdemli, dürüst, etik sınırlar dahilinde hareket eden insan görme ihtimali, yerde para bulma ihtimali kadar azalır. Böyle yerlerde parlamak için maalesef çirkinleşmek lazımdır.
Hiçbir rejim, toplumdan bağımsız olarak oluşmaz. Ve ne kadar despot, ne kadar menfi olursa olsun hiçbir lider gökten zembille inmez. Pek çoklarının hoşlanmadığı otoriter yönetimler bile aslında yine aynı kişilerin içten içe istediği rejimlerdir. Kişi bunu istemediğini söylese, hatta düzenin değişmesini istediğini haykırsa dahi bunun bir de bilinçdışı alanı vardır. İşte o alan, görünürde sevilmeyen, kötü yönetimlerin yaratıldığı alandır.
‘’People don't have moments. Moments have people!’’ Yani insanların anları değil, anların insanları vardır demiştir Erving Goffman. Birey adım attığı sahneye ve oynadığı role göre şekillenen bir varlıktır. Bir tiyatro oyuncusudur. Yani insan özü sözü bir olan bir varlık değildir. Çok çok az insan değişmeyen, sabit, samimi, güvenilir biri olduğu yanılsaması yaratabilir demiştir düşünür. Goffman böyle bir yaklaşım sergileyerek esasen Bourdieu’nun Habitusunu parçalamış da olmaktadır.
Bilimsellik yalnızca bilimsel bilgiyi öğrenmekle sınırlı değildir. Aynı zamanda bu bilgiyi eleştirel bir biçimde analiz etme, sorgulama ve yeni bilgiler yaratmayı da kapsar. Eğitim sistemlerinin öğrencilere bilimin temel ilkelerini öğretmenin ötesine geçerek onlara bu ilkeleri nasıl uygulayacaklarını da göstermesi gerekir. Bilim eğitimi süresince öğrencilere sorgulayıcı bir yaklaşım benimsemeleri, gözlem yapmaları ve hipotez geliştirmeleri için uygun ortamların sağlanması önemlidir. Öğretmenler sadece bilgi veren değil, bilimsel düşünmeyi teşvik eden rehberler olmalıdır.
Eylem ve emeği yok sayan kendi ölçüsünü kaptırır, ıskalar. Başkasının ölçüsünün bir yan olayı olarak kalmaya, bir kurban olmaya mahkumdur. (Hans Christian Andersen-Gölge)
Tarih bir sınıflar mücadelesidir. Güçler arası bir mücadeledir. Dolayısıyla tarih dersi fizik dersine benzemez. Fizikte e=m.c2 iken, matematikte 2.2=4 iken tarihte , psikolojide, sosyolojide öyle olmaz. Çünkü işin içine insan, işin içine sınıflar, işin içine ekonomik çıkarlar girer. Dolayısıyla tarih fotoğraf çekilebilen bir bilim dalı değildir. Tarih ile ancak resim yapılabilir.
Geçmişte bazı güçler, bazı ülkeleri, bazı halkları işgal ettiler fakat tarih yazıcıları bize bunu muhtemelen başka türlü anlattılar. Bu olayları bir tür hidayete erdirme, fethetme, daha iyi bir şekle sokma şeklinde anlattılar. Günümüzde dahi tarih yazıcıları kendi egemenlerinin çıkarı doğrultusunda subjektif tarih yazmaktadırlar. Ne yazık ki eleştirel tarih bile tarihçinin kendi değer yargılarını, şahsi çıkarlarını ve şimdiki zamanın bakış açısını geçmişe yansıtma riski taşır.
Kırık değildir o! Kırık olsa duramazsın derler hep birileri karşımıza çıkıp. Basbayağı kırıktır onlar. Hem de her biri. Ruh yaşam yolculuğunda parçalanarak ilerler. Olaylarla dolu dünya; düşünceler, vehimler ve hayallerle yoğrulan zihin rahat bırakır mı ruhu! O kırıkların kaynaması ile kalkar insan yeniden ayağa. Bazen daha kuvvetli, bazen daha temkinli, bazen de daha hızlı yürür o yollarda. Bazıları durup başka yollar aramak için etrafa bakar. Bazıları ise tümden saklanmaya karar verir çalılıkların ya da devasa kayalıkların arasında.
Bazı insanlar sanki dünyadan alacağı varmış gibi davranırlar ve saldırırlar her yere. Mahvederler ortalığı. Tozu dumana katarlar. Bazı insanlar ise pek mütevazidir. Dünyaya borcu varmış gibi davranırlar. Sürekli vermek, sürekli yaratmak, sürekli katkıda bulunmak isterler. Felsefe insanın durup kendisine bakmasını sağlar. Hareketlerine itidal kazandırır. Olmadık yerlere savrulmayı önler. Dünyanın mahiyetini, yaşamın doğasını kavramayı öğretir.
Sibernetik: Canlılardaki sinir sistemini bilgisayar sistemleri ile karşılaştıran, bilgisayar sistemlerine uyarlamaya çalışan bilim dalıdır.
Algı yönetimi önemlidir. Kalabalıkların algısını yönetmek kolaydır. ‘’Belki bu sefer bir şeyleri değiştirebilirler!’’ algısını kafalara güzelce yerleştirip güçlerini daha da pekiştirdi birileri! Her türlü algı oyunundan kurtulmak, ancak etraflıca düşünebilen filozofa özgüdür. Diğerleri her algı yönetimine kolayca teslim olan sıradan, basit kafalardır.
Felsefe soru sorar, bilim ise cevaplar üretir. Soru sorma felsefenin özünde vardır. Varlık var mıdır? Doğru bilgiye ulaşmak mümkün müdür? Evrensel ahlak yasasını objektif mi yoksa subjektif bir temele mi dayandırmalıyım? gibi sorular asırlardır filozoflarca sorulagelmiştir. Yeni nesil insanın merak ettiği en önemli soru ise günümüzde ‘’Nasıl görünüyorum?’’ sorusudur. Buradan felsefe çıkmasını beklememek lazım.
21. asır insanının laneti muhtemelen başkalarının tasarladığı hayatı yaşamak. Belirtilen, bildirilen, emredilen o can yakıcı kalıpların içine girmek. Tüm bu sahtelikleri fark etmek ise ikinci bir lanet olsa gerek. Hayatın akış sesine yabancı olmak. Garipsemek o coşkuyu. O kalın, o yüksek duvarları korumak, daha da sağlam olsun diye uğraşanların acı çığlıklarını hayat sanmak.
Bilim insanlarınca insan denen varlık Doğu Afrika'da ortaya çıkmıştır. Anavatan orasıdır. İnsanlık buradan dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Bilim insanları göçün sebebi üzerinde düşünmüş ve çalışmıştır. Bu göç sebepleri ile ilgili en kuvvetli hipotezlerden biri çeçe sinekleri ile ilgili olan hipotezdir. Hastalık yayan bu böcekten kurtulabilmek için insanoğlu uzaklara gitmeyi tercih etmiştir.
Nevroz insanı uyandırmaya çalışan bir dosttur. İçerideki çatışmayı haber verir. İnsana kendisiyle, korkularıyla yüzleşme çağrısında bulunur. (Carl Gustav Jung- Anılar, düşler, düşünceler)
Acaba insanı gerçekten yaralayan kaybetmek mi, yoksa niçin kaybettiğini hiçbir zaman öğrenememek mi? (Fyodor Dostoyevski-Ecinniler)
Denizin artık güzelliği değil daha ziyade kayıtsızlığı işliyordu ruhumun derinlerine! (Fernando Pessoa-Huzursuzluğun Kitabı)
Dünyanın dörtte üçünde böyledir. Restoranlara bile gidemeyen kalabalıkların yatlarda, villalarda keyif eden vekilleri olur. Bunun iki sebebi vardır. Okumamak ve sorgulamamak. Biat, itaat, kayıtsız şartsız teslimiyet öyle bir sirayet etmiş ki ruhlara! Artık kafaları kumdan çıkarmak neredeyse imkansız hale gelmiş.
İnsanın en büyük iki yüzlülüğü kendi arzularını mazur görürken sevdiği kişinin arzularını affedememesi. (Marcel Proust-Kayıp Zamanın İzinde:Albertine Kayıp)
Esas savaşın id ile süperego arasında olduğu anlaşılmadan ve o alanlar derinlemesine incelenmeden bireysel faşizm ile makro faşizm arasındaki farkı anlamak, analiz etmek mümkün olmaz. Cahil kesim savaşı daima sokaklarda arayıp yüzeysel müdahalelerle çözüm getireceklerini sanırlar.
Kant’çı perspektifin o dürüstlükten hiç şaşmayan, taviz vermeyen kişilerinin az gelişmiş topluluklarda yaşama şansları yoktur. Dürüstlükten asla taviz vermeyen kişilerin kerizlenmesi ve en alt seviyelere düşmesi çok olasıdır böyle yerlerde. Netice itibariyle az gelişmiş topluluklarda zamanla erdemli, dürüst, etik sınırlar dahilinde hareket eden insan görme ihtimali, yerde para bulma ihtimali kadar azalır. Böyle yerlerde parlamak için maalesef çirkinleşmek lazımdır.
Hiçbir rejim, toplumdan bağımsız olarak oluşmaz. Ve ne kadar despot, ne kadar menfi olursa olsun hiçbir lider gökten zembille inmez. Pek çoklarının hoşlanmadığı otoriter yönetimler bile aslında yine aynı kişilerin içten içe istediği rejimlerdir. Kişi bunu istemediğini söylese, hatta düzenin değişmesini istediğini haykırsa dahi bunun bir de bilinçdışı alanı vardır. İşte o alan, görünürde sevilmeyen, kötü yönetimlerin yaratıldığı alandır.
Felsefe sadece akıl yürütme değil, öfkenin estetize edilmesidir. Filozof yanlış gidişi görüp bunun için birilerini rahatsız edendir aynı zamanda.
Arzuya cevap vermemek akılla değil isyan ve öfke ile olur. (Platon-Menon)
‘’People don't have moments. Moments have people!’’ Yani insanların anları değil, anların insanları vardır demiştir Erving Goffman. Birey adım attığı sahneye ve oynadığı role göre şekillenen bir varlıktır. Bir tiyatro oyuncusudur. Yani insan özü sözü bir olan bir varlık değildir. Çok çok az insan değişmeyen, sabit, samimi, güvenilir biri olduğu yanılsaması yaratabilir demiştir düşünür. Goffman böyle bir yaklaşım sergileyerek esasen Bourdieu’nun Habitusunu parçalamış da olmaktadır.
Bilimsellik yalnızca bilimsel bilgiyi öğrenmekle sınırlı değildir. Aynı zamanda bu bilgiyi eleştirel bir biçimde analiz etme, sorgulama ve yeni bilgiler yaratmayı da kapsar. Eğitim sistemlerinin öğrencilere bilimin temel ilkelerini öğretmenin ötesine geçerek onlara bu ilkeleri nasıl uygulayacaklarını da göstermesi gerekir. Bilim eğitimi süresince öğrencilere sorgulayıcı bir yaklaşım benimsemeleri, gözlem yapmaları ve hipotez geliştirmeleri için uygun ortamların sağlanması önemlidir. Öğretmenler sadece bilgi veren değil, bilimsel düşünmeyi teşvik eden rehberler olmalıdır.
Godot dün olduğu gibi bugün de gelmedi. Değil yarın, yarından sonra da gelmeyecek. İnsan olduğu müddetçe gelmeyecek.
Sonsuz bir şimdide yaşadığımızdan artık bugünkünden farklı bir geleceği tahayyül etmeyi beceremiyoruz gibi. (Mark Fisher-Kapitalist gerçekçilik)
Daima aynı şey! Her yere gitmeyi, her şeyi görmeyi istiyoruz ya, uzun sözün kısası hiçbiri gerçekleşmiyor tasarılarımızın. (Anna Grigorievna-Günlük)
İnsanın en büyük yanılgısı, insanlaştırılmış olan her şeyi gerçek sanmasıdır. (Hans Christian Andersen-Gölge)
Hakikat yüzünden ölmeyelim diye sanat var. (Friedrich Nietzsche-Müziğin ruhundan tragedyanın doğuşu)
Eylem ve emeği yok sayan kendi ölçüsünü kaptırır, ıskalar. Başkasının ölçüsünün bir yan olayı olarak kalmaya, bir kurban olmaya mahkumdur. (Hans Christian Andersen-Gölge)
Modern toplumlarda suç istisna, az gelişmiş topluluklarda ise sektördür.
Dünyanın sonunu düşünmek, kapitalizmin sonunu düşünmekten daha kolaydır. (Fredric Jameson-Zamanın Tohumları)
Tarih bir sınıflar mücadelesidir. Güçler arası bir mücadeledir. Dolayısıyla tarih dersi fizik dersine benzemez. Fizikte e=m.c2 iken, matematikte 2.2=4 iken tarihte , psikolojide, sosyolojide öyle olmaz. Çünkü işin içine insan, işin içine sınıflar, işin içine ekonomik çıkarlar girer. Dolayısıyla tarih fotoğraf çekilebilen bir bilim dalı değildir. Tarih ile ancak resim yapılabilir.
Geçmişte bazı güçler, bazı ülkeleri, bazı halkları işgal ettiler fakat tarih yazıcıları bize bunu muhtemelen başka türlü anlattılar. Bu olayları bir tür hidayete erdirme, fethetme, daha iyi bir şekle sokma şeklinde anlattılar. Günümüzde dahi tarih yazıcıları kendi egemenlerinin çıkarı doğrultusunda subjektif tarih yazmaktadırlar. Ne yazık ki eleştirel tarih bile tarihçinin kendi değer yargılarını, şahsi çıkarlarını ve şimdiki zamanın bakış açısını geçmişe yansıtma riski taşır.
Kırık değildir o! Kırık olsa duramazsın derler hep birileri karşımıza çıkıp. Basbayağı kırıktır onlar. Hem de her biri. Ruh yaşam yolculuğunda parçalanarak ilerler. Olaylarla dolu dünya; düşünceler, vehimler ve hayallerle yoğrulan zihin rahat bırakır mı ruhu! O kırıkların kaynaması ile kalkar insan yeniden ayağa. Bazen daha kuvvetli, bazen daha temkinli, bazen de daha hızlı yürür o yollarda. Bazıları durup başka yollar aramak için etrafa bakar. Bazıları ise tümden saklanmaya karar verir çalılıkların ya da devasa kayalıkların arasında.
Az gelişmiş ülkelerin en büyük handikapı oralarda bulunanların istemedikleri hayatlar yaşamak zorunda kalmasıdır.
Bazı insanlar sanki dünyadan alacağı varmış gibi davranırlar ve saldırırlar her yere. Mahvederler ortalığı. Tozu dumana katarlar. Bazı insanlar ise pek mütevazidir. Dünyaya borcu varmış gibi davranırlar. Sürekli vermek, sürekli yaratmak, sürekli katkıda bulunmak isterler. Felsefe insanın durup kendisine bakmasını sağlar. Hareketlerine itidal kazandırır. Olmadık yerlere savrulmayı önler. Dünyanın mahiyetini, yaşamın doğasını kavramayı öğretir.