Ölüm kol geziyor kalbimin sığdıramadığı,
sesimin ulaşamadığı yamaçlarında,
korkamadım ki boynumu yutan sulardan geçerken
ve kıyamete dönüştüğünde rüzgâr;
çünkü ben en büyük felaketi,
annemin gözlerinde susmayı öğrenirken yaşadım,
Kalp Rabbimin sahibiyle atar,
Sen mülkün mü sandın bu canı?
Bir nefes borçtur, ömür emanet,
Kime bıraktın yarınlarını?
Toprak susturur en büyük sözü,
FİLİSTİNDE AÇAN ÇİÇEK
Ey dünya, gözlerin kör mü, kulakların sağır mı?
Çocuklar toprağa düşerken,
Senin meydanlarında şarkılar mı çalıyor hâlâ?
Ey yüreği hâlâ atan insanlık,
Ey uzak coğrafyaların saklı vicdanı…
Bu satırlar bir kâğıt değil,
Küller içinde kalmış bir kalbin nefesidir
Her kelimesi bir yaradır,
Her noktası bir mezar taşının gölgesi
Baba, sen gittikten sonra dünya sanki ağır bir kapı gibi kapandı yüzüme,
sokaklar aynı sokaklar ama yürüdüğüm yolların sesi değişti,
çünkü insan bazen bir gölgenin eksikliğini bile yıllarca hissedermiş
ve ben her akşam eve dönerken fark ediyorum ki
bir ev, içinde babanın nefesi yoksa yalnızca duvarlardan ibaretmiş.
Gitme, sen gidersen karanlık kalır yüreğim bu şehirde,
Sen gidersen damarlarımda kurumuş bir serum suyuna dönüşür hayat,
Gitme, üşürüm, bir yanım solgun bir papatyaya dönüşür.
Gitme…
Bu sokaklar adımı bilmez olur,
Göğe asılmış bir dua gibi dalgalanıyorsun ey bayrak!
Her kıvrımında şehitlerin suskun çığlığı,
Her rüzgârında anaların gözyaşıyla yoğrulmuş bir ağıt saklı,
Ben seni sadece bir bez sanmadım, ben seni bir milletin kalbi bildim,
Koparsa dünya dağılır sandım.
bir sabah anne
acılarla yoğrulmuş bir guguk kuşu konarsa dalıma,
uçurumlardan süzülüp açacağım kanatlarımı,
biriken gözyaşlarımı sunacağım sana,
öpüp koklar mısın anne o zaman yaralarımı,
yeniden umudu başlatır mısın acılarımda...
Sabahın henüz tam aydınlanmadığı bir vakitti. Gönlünün kıyısına vuran serinlik, pencerenin aralığından içeri süzülüyordu. Mine , elinde yarım kalmış bir çay bardağıyla pencerenin önünde durmuş, dalgın gözlerle dışarıyı izliyordu. O sırada bahçedeki kuru dala bir guguk kuşu kondu. Kuşun duruşunda tuhaf bir yorgunluk vardı. Mine, bir an için onun sadece bir kuş olmadığını düşündü. Sanki yıllardır içinde taşıdığı acı, kanat takıp karşısına gelmişti.
“Anne…” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Annesi Fatma’yı kaybedeli yıllar olmuştu ama yokluğu hâlâ ilk günkü gibi içini oyuyordu. Çocukken her düştüğünde dizlerini öpen, korktuğunda saçlarını okşayan o kadının yokluğu, hayatın en sert boşluğuna dönüşmüştü.
Mine bir anda kendini çocukluğunda buldu. Eski evlerinin avlusunda, akşam ezanı okunurken annesi onu içeri çağırıyordu. “Üşüyeceksin kızım” derdi Fatma. O zamanlar üşümek neydi bilmiyordu Mine. Çünkü annesi varken hiçbir şey gerçekten soğuk değildi. Şimdi ise en sıcak yaz günlerinde bile içi titriyordu.
Gülümse be çocuk, şu hayatın yüzüne bak da öyle ağla; seni kaç defa yere çaldığını kimse bilmesin,
Herkes bir yerlere yetişme telaşında, sen kendi içindeki o yorgun adama biraz olsun geç kalma,
Bak, kimi ekmeğini bölüşecek birini arıyor, kimi koca bir sofrada kendine ait bir lokma bulamıyor,
Kiminin cebinde dünyanın bütün imkânları, kiminin avucunda yarına çıkmaya yetecek bir avuç inanç bile yok,
Sen yine de gülümse çocuk; hayat dediğin, en çok da yüzüne bakıp hâlâ yenilmediğini sananları yoruyor.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!