Bir kuyunun dibinden gökyüzüne bakar gibiyim sanki. Uzak görünen şeyler daha anlamlı geliyor artık. Dilim susuyor, içimdeki yolculuk devam ediyor gibi..
Peki... senin ruhunun kıyılarında bugün hangi rüzgâr esiyor?
...beni sorarsan gülümseyerek bakıyorum; bozgun yemiş şehrin mavi geceliğini itinayla sıyırırken gri duvağını siyah ellere bırakan gökyüzüne... ya sen, sen nasılsın?
Şoklar içinde ama hayattayım… Yaş, baş, kılık kıyafet derken insanın bazı dosyaları kapatmış olması gerekiyor sanıyordum. Meğer ruh hâlâ deri ceket giyip sahneye çıkabiliyormuş :)) YİTİK sandığımız bazı ruhlar, meğer hâlâ bir gitar solosunun peşindeymiş. :)
Sanırım ben de biraz ilkbahar gibiyim bu ara… Ne tam içimi ısıtan bir ferahlık var üzerimde, ne de “üşüdüm” diyebilecek kadar net bir kış. İnsan bazen ruhunu hangi mevsime kaldıracağını bilemiyor. Ama yine de pencereyi aralık bırakıyor işte…
... yola çıkarken bakıyorum aynadan kendime; kıvrılmış yakamı düzeltiyor, omzuma düşmüş toz zerreciklerini ellerimle savuşturuyorum.. sırtımı sıvazlıyor, her şeyin güzel olacağına inanıyorum..
sonra yolda bir şeyler oluyor.. ve ben, üzerime toprak atarken yakalıyorum kendimi..
o ara ne oldu, nasıl çıktım yoldan, nasıl kıydım yakasını düzelttiğim ruhuma, toza bile tahammül edemezken omuzlarıma neden yükledim dünyayı, bilmiyorum..
ben bazen hiçbir şey bilmiyorum.. neden ben bir şey bilmiyorum,
Ah ahhh yine benim sopamı aldıracaksın elime Zat-ı Zayi Yine kendine yüklenmişsin. Sen kendine hep yanlış yerden bakmak zorunda mısın?
Sen gündelik bir konuyu bile öyle bir kelime dizimiyle anlatıyorsun ki, insan okurken “ben bunu neden hiç böyle düşünemedim” diyor. Bir kelimeyi alıyorsun direkt atmosfer çiziyorsun. Biz inci dizerken sen bir deniz buluyorsun. Ne yabani otu, sen o düzenli bahçenin içinde kendiliğinden çıkan, en gerçek ve güzel duran şeysin.
Sendeki o sıradışılık çoğu kişi de yok. Gör artık kendini. Milletin ortasında barıtma beni ya. Bak herkes bize bakıyor. Eve gidince göstereceğim sana. :)))
+ tam da utanç içerisinde olmam gerektiğine dair bazı hissel varsayımlarımın pençesinde paradoksal çıkarımlar yaparken indirimden yeni aldığım beyaz gömleğime damlayan çay lekesini jeneriğini ezberletecek kadar çok reklam yatırımları olan hiçbir leke çıkarıcının çıkarmaya gücünün yetmeyecek olması ihtimali ile kahrolduğum sırada soğuyan ve bir daha ısıtma imkanlarından mahrum olduğum çayımın üzüntüsü ile dizlerim üzerine çöküp gözlerimi en uzak mesafeye sabitleyip neden tüm bunların benim başıma geldiği ile ilgili bir vicdan muhasebesi yapar haldeyim..
... herkes hâlini tarif edecek en nâdîde sözcükleri ipe inci dizer gibi sıralarken peş peşe; ben, çiçekler arasında eğreti duran yabani ot gibi çalı çırpı gibi çaysadım yazmışım..
sen gitmiştin ya hani, takvimden çıkardığım o gün! insanlar ağladı biliyor musun bu gidişe.. her gidenin ardından dökülür yaş, evet iyi bilirdin sen..kaç yolcu uğurladın sormadım, sen de saymadın eminim.. ben uğurlayamadım seni, bu yüzden gitmedin benden..ve şu an aklıma gelen tek soru bana nasılsın diyen olmamış o gün, o soğuk avlunun en kalabalık yalnızlığında, ben nasıl olduğumu bilmediğim bir yerdeyken üstelik.. peki sen nasılsın kara bahtımın yarası?
Belki de… her gece biraz daha demleniyoruz fark etmeden, sabah dediğin de aynı hikâyeye yeni bir cümle eklemek sadece. İyi akşamlar diyorsun ya, benim akşamım biraz da sana benziyor şimdi sakin, içten ve kalmaya değer.
Fark etmeden insanın içini de akşam gibi güzelleştiren insanların varlığının mutluluğundayım.
Veresiye sürülen tarla gibi -;))
Bir kuyunun dibinden gökyüzüne bakar gibiyim sanki.
Uzak görünen şeyler daha anlamlı geliyor artık.
Dilim susuyor, içimdeki yolculuk devam ediyor gibi..
Peki... senin ruhunun kıyılarında bugün hangi rüzgâr esiyor?
Bomboşum...
Bütün duygularımı yitirmiş, bütün duyularımı aldırmış gibiyim...
KayıpSızım, sen nasılsın?
Kalbimde kırılmış saatler var;
yine de zamanı güzellikten yana kurmaya çalışıyorum.
Bugün biraz daha hafifim…
Çünkü sevginin gölgesine sığındım.
Sen nasılsın?
Kim kimi gerçekten merak eder ki
Şükürsüzlük hali gibi olmadan nasıl bahsedebilirim ki
Kahvedeyim sahil kenarında birkaç insan tıkırdısı ve ben kafamı dinliyorum ve güneş batmak üzere... Sormasam olmaz sen nasılsın?
...beni sorarsan gülümseyerek bakıyorum;
bozgun yemiş şehrin mavi geceliğini itinayla sıyırırken
gri duvağını siyah ellere bırakan gökyüzüne...
ya sen,
sen nasılsın?
Çok çok iyi..
Unuttuğum bir hissi hatırladım.
Meğer bazı sözler insanın içine bırakılan küçük ışıklarmış.
...... gözlerimi yumuyorum tüm dünya ölüveriyor , gözlerimi araladğımdan yeniden doğuyor....
Gece tüm ağırlığıyla ruhuma çökerken, karanlığı boğacak o sessiz sabahın hasretini çekiyorum...
Peki ya sen...
Sen Nasılsın?
İyiliğin kıyısında, yorgunluğun gölgesinde oturuyorum diyelim.. oturduğum yerde seni görünce mutlu oldum Güldencim.:)))
Ya sen nasılsın?
Ben de biraz eski bir sokak lambası gibiyim; hâlâ yanıyorum ama içimde kaç gece biriktiğini ben bile bilmiyorum.
Ya sen, nasılsın?
Koştukça yolun uzayarak varış noktasının uzaklaşması...dursam daha yakınım.
perhan ve ben dünyanın en iyi elektro gitar solosunu dinler gibi bakıyoruz meyhaneye...
Şoklar içinde ama hayattayım…
Yaş, baş, kılık kıyafet derken insanın bazı dosyaları kapatmış olması gerekiyor sanıyordum.
Meğer ruh hâlâ deri ceket giyip sahneye çıkabiliyormuş :))
YİTİK sandığımız bazı ruhlar, meğer hâlâ bir gitar solosunun peşindeymiş. :)
Beni sorarsan; hayatın ‘güncelleme bekleniyor’ bildirimini görmezden gelen bir haldeyim.
Ya sen, nasılsın?
/
sen
sessiz yeminin fısıltısı,
sen ey
göğün gözünde unutulmuş
erguvan kokusu
nasılsın?
/ ...özlem/
“İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele,
dışarda harp, ben sana aşığım.“
Sen nasılsın?
Gözlerden uzaktım, gönülden de uzak oldum.
Galiba unutuldum...
VefaSızım, sen nasılsın?
ey serçe parmağımın
ucunda büyüttüğüm mavi inancın büyüsü,
ey efsunlu yüzünde asılı bilmem kaç asırlık kırılış destanı!
nasılsın?
...özlem/
Sanırım ben de biraz ilkbahar gibiyim bu ara…
Ne tam içimi ısıtan bir ferahlık var üzerimde, ne de “üşüdüm” diyebilecek kadar net bir kış.
İnsan bazen ruhunu hangi mevsime kaldıracağını bilemiyor.
Ama yine de pencereyi aralık bırakıyor işte…
... yola çıkarken bakıyorum aynadan kendime;
kıvrılmış yakamı düzeltiyor,
omzuma düşmüş toz zerreciklerini ellerimle savuşturuyorum..
sırtımı sıvazlıyor,
her şeyin güzel olacağına inanıyorum..
sonra yolda bir şeyler oluyor..
ve ben, üzerime toprak atarken
yakalıyorum kendimi..
o ara ne oldu, nasıl çıktım yoldan,
nasıl kıydım yakasını düzelttiğim ruhuma,
toza bile tahammül edemezken
omuzlarıma neden yükledim dünyayı,
bilmiyorum..
ben bazen hiçbir şey bilmiyorum..
neden ben bir şey bilmiyorum,
bilmiyorum..
...... her şeyi çok ama çokkkk derin düşünüyorum bu beni hasta ediyor ..
.... derin düşünmek bir hastalıktır ... evet
S.... N...¿
Ah ahhh yine benim sopamı aldıracaksın elime Zat-ı Zayi
Yine kendine yüklenmişsin.
Sen kendine hep yanlış yerden bakmak zorunda mısın?
Sen gündelik bir konuyu bile öyle bir kelime dizimiyle anlatıyorsun ki, insan okurken “ben bunu neden hiç böyle düşünemedim” diyor.
Bir kelimeyi alıyorsun direkt atmosfer çiziyorsun.
Biz inci dizerken sen bir deniz buluyorsun.
Ne yabani otu, sen o düzenli bahçenin içinde kendiliğinden çıkan, en gerçek ve güzel duran şeysin.
Sendeki o sıradışılık çoğu kişi de yok. Gör artık kendini.
Milletin ortasında barıtma beni ya. Bak herkes bize bakıyor. Eve gidince göstereceğim sana. :)))
.. - nasılsın?
+ tam da utanç içerisinde olmam gerektiğine dair bazı hissel varsayımlarımın pençesinde paradoksal çıkarımlar yaparken indirimden yeni aldığım beyaz gömleğime damlayan çay lekesini jeneriğini ezberletecek kadar çok reklam yatırımları olan hiçbir leke çıkarıcının çıkarmaya gücünün yetmeyecek olması ihtimali ile kahrolduğum sırada soğuyan ve bir daha ısıtma imkanlarından mahrum olduğum çayımın üzüntüsü ile dizlerim üzerine çöküp gözlerimi en uzak mesafeye sabitleyip neden tüm bunların benim başıma geldiği ile ilgili bir vicdan muhasebesi yapar haldeyim..
- hı hı..
... herkes hâlini tarif edecek en nâdîde sözcükleri
ipe inci dizer gibi sıralarken peş peşe;
ben, çiçekler arasında eğreti duran yabani ot gibi
çalı çırpı gibi
çaysadım yazmışım..
biraz utanmam gerekiyor
galiba..
sen gitmiştin ya hani, takvimden çıkardığım o gün! insanlar ağladı biliyor musun bu gidişe..
her gidenin ardından dökülür yaş, evet iyi bilirdin sen..kaç yolcu uğurladın sormadım, sen de saymadın eminim.. ben uğurlayamadım seni, bu yüzden gitmedin benden..ve şu an aklıma gelen tek soru bana nasılsın diyen olmamış o gün, o soğuk avlunun en kalabalık yalnızlığında, ben nasıl olduğumu bilmediğim bir yerdeyken üstelik..
peki sen nasılsın kara bahtımın yarası?
Belki de…
her gece biraz daha demleniyoruz fark etmeden,
sabah dediğin de aynı hikâyeye yeni bir cümle eklemek sadece.
İyi akşamlar diyorsun ya,
benim akşamım biraz da sana benziyor şimdi sakin, içten ve kalmaya değer.
Fark etmeden insanın içini de akşam gibi güzelleştiren insanların varlığının mutluluğundayım.
Ya sen NasılsıN ?
saat ilerliyor
ben niyet ediyorum
başlıyorum
zaman bitiyor
araya kim giriyor
bilmiyorum
yetişemeyen bir planım.
Sen nasılsın?