yapış yapışım, koyu lacivert ve havalandırma tertibatlı takkelim, el koyduğum doksandokuzluk oymalı kakmalı ahşap tespihin kayıp, anlık illüzyonum…
puzzledan yol arkadaşlığımız, yetmiş iki saatte imha edilirken, bu geçirdiğimiz üç hafta seninle, kaç seneye tekâbul eder,
şimdi seni siyah bir iplikle dikiyorum, yağmurda su çeken kunduramın keçesine, rengi karaya çalan bir firaka denk düşsün diye... ah
kent atıklarıyla kirlenmiş gözlerim, yüzüm, ellerim ve içim, ve huzuruna, ay ışığına bestelenmiş bir sonat gibi çıkacak kadar, duru olamadım henüz, perişan, merhametine muhtaç ve üzgünüm, ki malumun bunlar…
sonsuzluğun ilhamı üç lisanda zakîr, desturlu he/kimim, bilirsin ve beyanlarının da gafili değilim, sena içre senalarcadır şükrüm,
ve bu arada, dizelerinin neden beşli yazıldığını da biliyorum; dem bu dem ayniyetlerinde, ikindi, akşam, yatsı, sabah, öğle…, ki beş kadim vakte işaret olsun için, ve biliyorum hiçbir duayı, ayet el kürsî kadar okumadığını da, tek ibadet ve tek duanın vasılı kalbinde, ah
ve sen bir yudum suyla niyetlenmiş, susuzluktan içi yangın yeri maşuk; çekip gittin gurbetinden sılana, hokkabazın şapkadan tavşan çıkarması gibi, sunamam sana bir cam kâse dolusu su şimdi, iç okyanus gözlerimin hayalini kana kana ki, dualarım, içini daha da kanatacak, bir kızıl gonca gül gibi…
ve hülasa velev ki yoksam, taburculuk sonrasında günlerdir yanında yörende ve bugün de, üzülme e mi üzülme, zaten nicedir sadece çile çektirip, çağrına mütereddit halimle, vicdanını işgal altında tutuyordum…
kafesinden salıverilmiş bir güvercinin hürriyeti kadar ellerinde artık sana tahmil ettiklerimden azatlığın,
bir uçuk turunç güle benzer o yüzün, yakışır mı o gece gözlere hiç hüzün, eğme öyle başını yetimce ve küskün, bir nilüfer gibi açsın durgunluğuma gülüşün, ki sen bildiğim tek elbistan türküsüsün…
kalbe doğan ve yok saydığımız, yakındaki hasretliğin malumuyla, ve içimize akan göz yaşlarıyla geçiyorken zahiri zorlayan günlerimiz, ve göz pınarlarımızdan sızan kor olmuş tek tük nemlere rağmen, içimizde taşıdığımız bu gönül ferahlığı, vuslatmış meğer yarınlardan önce yarına;
çift kişilik hatme halkamızda baş başayız aklımın ütopyasında… yakılmış bir ağıtın mavi dumanı göğe yükselirken durduğumuz divan huzuru, er geç yine bizi bulacak diyorum kendime,
parmaklarım, erdemli parmaklarım yazmaktan, gün/ah/a bulandılar kaç zamandır rabıta yoksunluğundan; sınır dışı edilmiş kelimelere sığınıp, itirafçı bir şiirin ilmeği boynumda, ellerim, ki kemikli örtüsüne baktım, ha benim ha senin ellerinle, yokluğunun şehrine şiirler yazdım,
altında kaldığını sandığın çığın, ne denli nefesinle eriyip giden, kar tanecikleri olduğunu görerek, ov o karlarla, aşkın narkozu altında, uyuşturduğun vicdanını arkadaşım ki; daima yan çıktığımız benliğe vedamız, bir yeni selama merhaba olsun…
ve, hiç muhabbetten aciz kalmasın hayatlarımız; ki bilirsin, ellerimize tutuşturulmuş avuntular ve oyuncakların hiçbiri tesellimiz olmadı… zaaflara vedalar nasuh mertliğinde, merhabalarsa, diriltici kılabiliyorsa anlamlı, şu beyanlarım deklarasyonum olsun ki insanlığa, vardığım menzillerden biri de ey yâren, aşkta talepsiz olmaktı… ama biliyorum, içgörünün tebliğini; benliği bilmek isteğidir kavuran o meşhur ben/i… ve hakikatine ermek istemektir yakıcı olan, ortadaki tüm medeniyet mefkûrelerinin özünde,
oysa marifet eriyebilmek emelidir zerrelikte… ve tepeden tırnağa niyaza değer olan da budur, anlıyor musun dilimi… ah
diye bir olgu var batının lisanında ve karartma altında asırlardır, yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde, artık söndürün ışıkları doğuda da madem, ki içimden geçen radyasyon, kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım, kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı; sabırsız ve güzel erguvanın baharda, yapraklanmadan çiçeklenmesi ve sığdırabilirdi esrarlı demleri o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının, mor salkımları kadar, koyuydu göz halkalarım yokluğunda…
o halde; asıyorum kalbimi ben de zamansız, a/mor/a çalan dallarına ve erguvan tebessümüne, aşkta üstadım senin…
ki kısa, çabuk ve hareketli, aceleci, sabrı kıt, fakat görkemli ve heybetli, ve ahir zaman baharı gibi, hemen geçmek üzre bilirsin erguvan zamanı… ah
bıktık artık, usandı millet, tiksindi insanlık, bu altı oka hainlik eden kemalistlerden, ruhu sömürgecilerde rehin mütedeyyinlerden ve genleri ipotekli devrimcilerden, tiyanşan kaçkınlarından ve bilumum kurtarıcılık konforperestlerinden… ah
ki benim ötelediklerimse uslu durmuyordu daim, soytarı ve günübirlik akan, bu sokak kumpanyalı cemiyet denen sirkin, beyhudeliklerinde düşe kalka, bulanmıştık bir kere kırmızısına arsız muhabbetin…
nasıl ki ölüm erenler meşrebidir, ve nasıl ki merhum ve merhumeler, erlerce defnedilir… nûr içinde yol al kabrinde sen de, faili malum bir menzile kurban giden, alnı kınalı ve kozmik aşk, ah
ömre bedel anlarımız olacaktır diye, mırıldanırken sen hekimim göz gözeydik, soran bakışlarla… anılara ka/l/r/dığımız bunca ay sonrası, hızır/ilyas sohbeti misali ve bir sahur vakti işte yine şimdi, ve bir yanda tan yeri, bir yanda saçlarım ağarıyor…
aziz hatıralarla yaşanan ve muhabbet bağları fasılasız, bir boş/enkaz ev kadar, eş/siz; aşk…
erciyesten elbistanın gökyüzüne, kavisli bir kuşak atan ebemkuşağının, mordan başlayıp diğer renklerini üstten seyrederek sevinmek, muhabbete vesile sayıla dursun, dünyanın dışına çıkabilen yegâne renktir aşk;
ki giderken ben de, içine bükülen çiçek gibi küserim…
göz kapağıma göz ....... değmesin o an… serpilsin yüreğime, ...................... köz… aralık göğüs kafesimin ........................ kapısı, ..........içerime kar yağıyor… ah
sonsuzluk gibi, sonsuza kadar… ...........................sus zamanı, ....kendini kırıştıran kumaşla kaplı, .......................................kalbim… solgun, aşkı aşındırmış sevmekten bitkin… ..........................yasıma el sürmeyesin, ........................ufalansın ellerinde gönlüm, ...............................üzgünüm, unut zamanı afet aşk… ah,
ah suskun/um... yavaş yavaş iniyor yüzüme, siyah kadife perde ıslak kara püsküllerinden; ve şakaklarım üşüyor,
yaradanın herkese uzanan ve ışıldayan kolları vardır, anladım ki; umut insanın en karmaşık güzelliğidir, peki o halde dahi, içimdeki şeytanın yollarına, kırmızı halılar seren kim…
ki sonunda tükürdüm kalbimi, ağzımda çivit mavi boya tadı, süzüldü gözyaşı gibi, dudağımın kenarından çeneme, veremli bir aşkın ağzından, gül kusması misal...
bakışlarımı yaşama diktiğim gün, kara kuru, soğuk bir şubat öğlesi, kanadından yedi tüyü yolunmuş martının, doymuştu kalbi özgürlüğe, kafese susamıştı... ah
ikindi
yapış yapışım,
koyu lacivert ve havalandırma tertibatlı takkelim,
el koyduğum doksandokuzluk
oymalı kakmalı ahşap tespihin kayıp,
anlık illüzyonum…
puzzledan yol arkadaşlığımız,
yetmiş iki saatte imha edilirken,
bu geçirdiğimiz üç hafta seninle,
kaç seneye tekâbul eder,
şimdi seni siyah bir iplikle dikiyorum,
yağmurda su çeken kunduramın keçesine,
rengi karaya çalan bir firaka denk düşsün diye...
ah
kent atıklarıyla kirlenmiş gözlerim,
yüzüm, ellerim ve içim,
ve huzuruna,
ay ışığına bestelenmiş bir sonat gibi çıkacak kadar,
duru olamadım henüz,
perişan, merhametine muhtaç ve üzgünüm,
ki malumun bunlar…
sonsuzluğun ilhamı üç lisanda zakîr,
desturlu he/kimim,
bilirsin ve beyanlarının da gafili değilim,
sena içre senalarcadır şükrüm,
ve bu arada,
dizelerinin neden beşli yazıldığını da biliyorum;
dem bu dem ayniyetlerinde,
ikindi, akşam, yatsı, sabah, öğle…,
ki beş kadim vakte işaret olsun için,
ve biliyorum hiçbir duayı,
ayet el kürsî kadar okumadığını da,
tek ibadet ve tek duanın vasılı kalbinde,
ah
ve sen bir yudum suyla niyetlenmiş,
susuzluktan içi yangın yeri maşuk;
çekip gittin gurbetinden sılana,
hokkabazın şapkadan tavşan çıkarması gibi,
sunamam sana bir cam kâse dolusu su şimdi,
iç okyanus gözlerimin hayalini kana kana ki,
dualarım,
içini daha da kanatacak,
bir kızıl gonca gül gibi…
divan
ve hülasa velev ki yoksam,
taburculuk sonrasında günlerdir
yanında yörende ve bugün de,
üzülme e mi üzülme,
zaten nicedir sadece çile çektirip,
çağrına mütereddit halimle,
vicdanını işgal altında tutuyordum…
kafesinden salıverilmiş bir güvercinin
hürriyeti kadar ellerinde artık
sana tahmil ettiklerimden azatlığın,
bir uçuk turunç güle benzer o yüzün,
yakışır mı o gece gözlere hiç hüzün,
eğme öyle başını yetimce ve küskün,
bir nilüfer gibi açsın durgunluğuma gülüşün,
ki sen bildiğim tek elbistan türküsüsün…
kalbe doğan ve yok saydığımız,
yakındaki hasretliğin malumuyla,
ve içimize akan göz yaşlarıyla geçiyorken
zahiri zorlayan günlerimiz,
ve göz pınarlarımızdan sızan
kor olmuş tek tük nemlere rağmen,
içimizde taşıdığımız bu gönül ferahlığı,
vuslatmış meğer yarınlardan önce yarına;
çift kişilik hatme halkamızda baş başayız
aklımın ütopyasında…
yakılmış bir ağıtın mavi dumanı
göğe yükselirken durduğumuz
divan huzuru, er geç yine
bizi bulacak diyorum kendime,
parmaklarım,
erdemli parmaklarım yazmaktan,
gün/ah/a bulandılar kaç zamandır
rabıta yoksunluğundan;
sınır dışı edilmiş kelimelere sığınıp,
itirafçı bir şiirin ilmeği boynumda,
ellerim, ki kemikli örtüsüne baktım,
ha benim ha senin ellerinle,
yokluğunun şehrine şiirler yazdım,
çığ
altında kaldığını sandığın çığın,
ne denli nefesinle eriyip giden,
kar tanecikleri olduğunu görerek,
ov o karlarla,
aşkın narkozu altında,
uyuşturduğun vicdanını arkadaşım ki;
daima yan çıktığımız benliğe vedamız,
bir yeni selama merhaba olsun…
ve,
hiç muhabbetten aciz kalmasın hayatlarımız;
ki bilirsin,
ellerimize tutuşturulmuş avuntular
ve oyuncakların hiçbiri tesellimiz olmadı…
zaaflara vedalar nasuh mertliğinde,
merhabalarsa, diriltici kılabiliyorsa anlamlı,
şu beyanlarım deklarasyonum olsun ki insanlığa,
vardığım menzillerden biri de ey yâren,
aşkta talepsiz olmaktı…
ama biliyorum,
içgörünün tebliğini;
benliği bilmek isteğidir kavuran o meşhur ben/i…
ve hakikatine ermek istemektir
yakıcı olan, ortadaki
tüm medeniyet mefkûrelerinin özünde,
oysa marifet eriyebilmek emelidir zerrelikte…
ve tepeden tırnağa niyaza değer olan da budur,
anlıyor musun dilimi…
ah
erguvan
amor;
m
o
r,
diye bir olgu var batının lisanında
ve karartma altında asırlardır,
yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde,
artık söndürün ışıkları doğuda da madem,
ki içimden geçen radyasyon,
kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım,
kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı;
sabırsız ve güzel erguvanın baharda,
yapraklanmadan çiçeklenmesi
ve sığdırabilirdi esrarlı demleri
o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının,
mor salkımları kadar,
koyuydu göz halkalarım
yokluğunda…
o halde;
asıyorum kalbimi
ben de zamansız,
a/mor/a çalan dallarına
ve erguvan tebessümüne,
aşkta üstadım senin…
ki kısa,
çabuk ve hareketli,
aceleci, sabrı kıt,
fakat görkemli ve heybetli,
ve ahir zaman baharı gibi,
hemen geçmek üzre
bilirsin erguvan zamanı…
ah
ayrılık;
yavaş adımlarla,
hızlı bir aşkın fren izlerini
takip etmekte…
oysa yaşam,
parmak izi bırakmadan
eldivenlerini çıkarıyor
maktulüne tepeden bakarak
ve zaman durdu al işte;
bıktık artık, usandı millet, tiksindi insanlık,
bu altı oka hainlik eden kemalistlerden,
ruhu sömürgecilerde rehin mütedeyyinlerden ve
genleri ipotekli devrimcilerden,
tiyanşan kaçkınlarından
ve bilumum kurtarıcılık konforperestlerinden…
ah
ki benim ötelediklerimse
uslu durmuyordu daim,
soytarı ve günübirlik akan,
bu sokak kumpanyalı cemiyet denen sirkin,
beyhudeliklerinde düşe kalka,
bulanmıştık bir kere kırmızısına
arsız muhabbetin…
kozmik
nasıl ki ölüm erenler meşrebidir,
ve nasıl ki merhum ve merhumeler,
erlerce defnedilir…
nûr içinde yol al kabrinde sen de,
faili malum bir menzile kurban giden,
alnı kınalı ve kozmik aşk,
ah
kavis
ömre bedel anlarımız olacaktır diye,
mırıldanırken sen hekimim göz gözeydik,
soran bakışlarla…
anılara ka/l/r/dığımız bunca ay sonrası,
hızır/ilyas sohbeti misali ve
bir sahur vakti işte yine şimdi,
ve bir yanda tan yeri,
bir yanda saçlarım ağarıyor…
aziz hatıralarla yaşanan ve
muhabbet bağları fasılasız,
bir boş/enkaz ev kadar,
eş/siz; aşk…
erciyesten elbistanın gökyüzüne,
kavisli bir kuşak atan ebemkuşağının,
mordan başlayıp diğer renklerini
üstten seyrederek sevinmek,
muhabbete vesile sayıla dursun,
dünyanın dışına çıkabilen yegâne renktir aşk;
muhal
ki giderken ben de,
içine
bükülen
çiçek gibi
küserim…
göz kapağıma göz
....... değmesin o an…
serpilsin yüreğime,
...................... köz…
aralık göğüs kafesimin
........................ kapısı,
..........içerime kar yağıyor…
ah
sonsuzluk gibi,
sonsuza kadar…
...........................sus zamanı,
....kendini kırıştıran kumaşla kaplı,
.......................................kalbim…
solgun,
aşkı aşındırmış sevmekten bitkin…
..........................yasıma el sürmeyesin,
........................ufalansın ellerinde gönlüm,
...............................üzgünüm,
unut zamanı
afet aşk…
ah,
kafes
ah suskun/um...
yavaş yavaş iniyor yüzüme,
siyah kadife perde
ıslak kara püsküllerinden;
ve şakaklarım üşüyor,
yaradanın herkese uzanan ve
ışıldayan kolları vardır,
anladım ki;
umut insanın en karmaşık güzelliğidir,
peki o halde dahi,
içimdeki şeytanın yollarına,
kırmızı halılar seren kim…
ki sonunda tükürdüm kalbimi,
ağzımda çivit mavi boya tadı,
süzüldü gözyaşı gibi,
dudağımın kenarından çeneme,
veremli bir aşkın ağzından,
gül kusması misal...
bakışlarımı yaşama diktiğim gün,
kara kuru,
soğuk bir şubat öğlesi,
kanadından yedi tüyü yolunmuş martının,
doymuştu kalbi özgürlüğe,
kafese susamıştı...
ah