Kendinizi bir dörtlükle ifade edebilir misiniz? sizce ne demek, Kendinizi bir dörtlükle ifade edebilir misiniz? size neyi çağrıştırıyor?
Kendinizi bir dörtlükle ifade edebilir misiniz? terimi Aslı Birer tarafından tarihinde eklendi
Kendinizi bir dörtlükle ifade edebilir misiniz? terimi Aslı Birer tarafından tarihinde eklendi
Kriz anlarında insanlar karmaşık bir olayı basitleştirmek için hızlıca “fail” üretirler. Bu bazen bilinçli propaganda olur, bazen de zihnin kendini rahatlatma çabası.
Bu, düşünmekten çok “taraf tutma refleksi.”
Gerçekliği anlamaya çalışmak yerine, onu kendi tarafına yamamak için çoğu zaman vicdan bile askıya alınır. Bir insanın onca can yanışı üzerine davası insan değil de mevki ise pek bir söylenecek söz de kalmaz zaten… öldürenin de çocuk olduğuna mı suçsuz yere ölen canlara mı, insanın bu denli bozumasına mı üzüleyim. Yetkililer sosyal politikalarını daha fazla gözden geçirsinler. Okullar suç yuvası değil bilgi yuvasıdır. O silahı çocuk nereden buluyor? Silah neden bu kadar kolay ulaşılır olmuştur? Sadece okullar için değil trafikte de insanlar sinirlenerek adam vuruyor. Suç çeteleri nasıl bu kadar rahatlar? Benden size bir tavsiye; önce siyonizmin çocuklarımıza dayattığı internet üzerinden oynanan oyunlardan temizlemeye başlayın. Silah da oyuncak değil bu konuyla alakalı çalışmalara ivedilikle başladığınızı görmek istiyoruz.
Çakır;
İnsanın tembelliği onlara güvenli limanlar sunmuş Muvakkit, aklın esnekliği rahatsız edici çünkü.
Muvakkit;
Belki de Plato ya da Aristotles gibi isimler, birçok soruyu ilk defa sistemli şekilde sordukları için. İnsan zihni “ilk kuranı” doğal olarak kutsallaştırmaya meyilli. Çünkü başlangıç, her zaman biraz mitolojik algılanabilir.
Çakır; ilklerin büyüsü mü yani?
Muvakkit;
Zaman ilerliyor Çakır
ama sizin düşünceleriniz de gerçekten ilerliyor mu? Aklın esnek olduğu doğru; hatta Immanuel Kant bile aklın kendi kendine sınır koyduğunu söylemişti. Ama ilginç olan şu: Bu sınırlar bile zamanla doktrinleşebiliyor. Yani bir filozof “aklın sınırı şudur” dediğinde, sonraki insanlar bunu tartışmak yerine çoğu zaman kabul etmeyi seçiyor.
Aklın sınırları çok esnek, öyleyse eski filozoflar neden tanrı muamelesi görüyorlar?
Michel foucault ne anlatır muvakkit? “Yukarıdan bakan gözetleyendir, görmek bir iktidar biçimidir görülen ise denetlenen.” Derken, ne anlatır?
Diğerleri…
Aklıma prangalar vuran şeyler neydi? Gerçek güç akıldamıydı? Fiziksel güç aklın karşısında bir araç mıydı? Yoksa akıl mı araçtı? Belki de akıl sadece hammadde. Güç kimin elindeyse onun işine yarıyor. Peki, dünyayı yönetenler diğerlerinden daha mı zeki? Yoksa daha geniş alanlara daha fazla malvarlığına mı sahipler? Bütün olan kötülüklerin sebebi bunlar olabilir mi? Hayır olamaz! Başka bir şey olmalı. Başka bir şey…
Aslı Birer
Ve insan, çoğu zaman
anlamdan değil,
kendi sığlığının farkına varmaktan kaçacaktı.
Sokrates’in suçu düşünmek değildi ki
İnsanları düşünmeye zorlamaktı.
Çünkü insan, kendine yöneltilen sorudan çok,
o sorunun doğuracağı boşluktan korkacaktı…
Toplum bazı insanları doğru okuyamaz.
Çünkü okumak emek ister,
yanılmayı göze almak ister,
hatta bazen kendinden vazgeçmeyi…
Toplum onu susturdu, o ise kendi ilkelerine sadık kalarak ölmeyi seçti.
Bu yüzden hikâyesi sadece bir ölüm değildi…
“düşüncenin bedeli”
Hedefin insana varmaksa; tarihe yazılanlar, bedelini de göze alanlardır.
Sokrates’in suçu düşünmek değildi ki
İnsanları düşünmeye zorlamaktı.
Çünkü insan, kendine yöneltilen sorudan çok,
o sorunun doğuracağı boşluktan korkacaktı.
... " hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi.. "
kimse zahmet edip bir dörtlük bile yazmamış,
yazıklar olsun
tüm edebiyat câmiasına..
Korktuğun o uğultu uçurumun değil, kabuğunun çatlama sesidir;
Düşmek, yerçekimine mağlubiyet değil, kendi köklerine kavuşmaktır aslında.
Tenhasında üşüdüğün o karanlık, içindeki aydınlığı doğuracak tek rahimdir,
Kaçma o sesten; çünkü en derin dibindedir gökyüzüne sıçramanın gerçek cesareti.
Kimsesizlik sandığın şey, aslında kendine en yakın olduğun yerdir
Kendine varmanın en tenha yolunda
İnsan en çok düşerken duyar kalbinin gerçek sesini.
Ve ben duyduklarımdan korkuyorum ..
Şimdi gece, üstüme örtülmüş ağır bir kurşun,
Bir gölge gibi kendi içimin uçurumlarına sızıyorum.
Unutmak, hatırlamanın en mesaili halidir nihayetinde...
Ben kimsesizliğimi avuçlarımda bir cam kırığı gibi tutarken,
Dünyanın kenarından sessizce aşağı dökülüyorum.
DAHA YAŞANIR BİR DÜNYA İÇİN
Sevmek zor değil çocuklar… Aslında dünyanın en kolay işi. Biliyorum sevmek bir anda filizlenmez. Ama güzel yaşamak istiyorsanız, o tohumu büyütmeyi öğrenmelisiniz. Zor olan, sevgisizliğe alışmak. Siz alışmayın. Çünkü sevgi, hâlâ barışın içinde saklı. Onu bulun… çıkarın… ve büyütün.
Aslı Birer
Hiç unutmayın emi? Çünkü tarihini unutan geleceğini inşa edemez. Hatta unutmamak yetmez, her anne ve babanın boynuna borçtur tarihi çocuğuna aktarmak. Özellikle de annelere…
Takmış destansı elmas gerdanlığını
Boynuna,
Bin dokuz yüz on beş’li.
Vatan sevgisini mühürlemiş bağrına,
Tırmanmış dağların Nirvana’sına.
Ey, mücevherlerin en değerlisi,
Direnişine kurban Çanakkale!
Sen ki, ölümü göğüsleyen
Mehmetçiğin sarsılmaz iradesiyle,
Bir değil, binlerce Mustafa Kemal’le
Bir millet doğurdun güne!
Kurtuluşa yaktığın meşale,
Özgürlüğün bedelini anlatan ebedi bir abide,
Şimdi, toprağında açan her gonca güle
O gün düşenlerden yükselen göğe
Kokularıdır zaferlere nişâne…
Adın, tarihe mühür,
Geçilmezsin, geçilmez Çanakkale.
Aslı Birer
EN DEĞERLİ VAKİTLER; KAYBETMEDİKLERİN…
Bir sabah kadın gözlerini günün ilk ışıklarıyla araladı. Fakat her zamanki o hafif tebessüm, o içten kıpırtı yoktu dudaklarında. Başında zonklayan bir ağrıyla uyanmıştı. Daha gözlerini tam açmadan aklına gelen ilk düşünce kahvaltıydı. Akşamdan pazıları suya koymuştu; “Onları nasıl pişireceğim?” diye geçirdi içinden. İçten içe bir dua fısıldadı: “Allah’ım bana yardım et.” Ardından büyük bir güçlükle doğrulup mutfağa yöneldi.
Uzun zamandır bir rahatsızlığı vardı aslında. Ama insan bazen umuda tutunur; geçecek diye bekler, kendini avutmaya çalışır. O da öyle yapmıştı.
Bir süre sonra ev halkı birer birer uyandı. İlk olarak eşi geldi yanına. Kadın yorgun bir tebessümle “Günaydın,” dedi. Adam ise yüzünü bile yumuşatmadan, sadece başını hafifçe sallayıp geçti. Kadın her gün biraz daha içine gömülüyor, biraz daha inciniyordu; ama bunu kimseye belli etmemeye çalışıyordu.
Adam masaya oturdu.
“Çay dök,” dedi kısa ve buyurgan bir sesle.
Kadın eşinin gözlerine baktı. O bakışın içinde yorgunluk, kırgınlık ve sessiz bir acı vardı. “Tamam,” dedi yalnızca.
Yüzündeki ağrı ve halsizlik dışarıdan fark edilecek kadar açıktı; fakat kimsenin dikkatini çekmiyordu. Kadın içinden sessizce geçirdi: “Ne kadar değersizim.”
Kahvaltı bittiğinde adam bu kez çoraplarını istedi. Kadın o ana kadar içinde biriktirdiği şeylerin ağırlığıyla, ilk kez sert bir sesle karşılık verdi:
“Çorabını kendin al.”
Adam şaşkınlıkla ona baktı. Bu tepkiyi eşinden ilk defa duyuyordu. Bir anlık duraksamanın ardından sertleşti:
“Sen bu evin kadınısın. Sen getireceksin.”
Kadın yavaşça konuştu:
“Sen de bu evin erkeğisin. Hasta olduğumu gördüğün halde neden bana böyle davranıyorsun?”
Adam omuz silkti.
“Kötü davranmıyorum. Neyin var ki? Turp gibisin.”
Bunu söyleyip arkasını döndü. Daha birkaç adım atmıştı ki kadın bir anda yere yığıldı. Sessizce, oracıkta hayata veda etti.
Ne yazık ki bu, onların son konuşmasıydı.
O günden sonra adamın kulaklarında hep aynı cümle çınladı:
“Çorabını kendin al.”
Fakat asıl unutamadığı, o cümleyi söylerken kadının gözlerindeki kırgınlıktı. Çünkü insan, kendi yaptığı şeyi kendinden saklayamaz. Vicdan, insanın en sessiz ama en inatçı tanığıdır.
Zaman geçti. Adam yeniden evlendi. Fakat yeni eşi ona hiçbir zaman kahvaltı hazırlamadı, çoraplarını getirmedi, elbiselerini uzatmadı. Evlilikleri belirli sınırlar ve kurallar içinde sürdü; ne eksik ne fazla.
Adam her sabah kendi kahvaltısını hazırlayıp işe giderken, bazen bir an durup geçmişe bakar gibi olurdu. Ve o bakışlar yine karşısına çıkardı. Telafi edilemeyen bir gönül kırgınlığı gibi.
Oysa insanlığın en sade ve en gerekli erdemi şudur:
Vefaya şefkatle, sevgiye sevgiyle, saygıya saygıyla karşılık vermek.
Kadınlar çoğu zaman vefakârdır. Ailesi için yorulur, fedakârlık yapar, çoğu şeyi sessizce omuzlar. Karşılığında istedikleri şey ise çoğu zaman çok basittir: biraz saygı, biraz sevgi.
Ama bazen farkında olmadan kırarız onları. Sadece eş olarak değil, evlat olarak da… Oysa onlar da yorulur, onlar da üzülür, onlar da insan.
Emekleri çoğu zaman görünmez olur.
Şunu unutma sevgili okur:
İster annen olsun, ister eşin… Dışarıda insanlara gösterdiğin nezaketin, özenin ve gülümsemenin en fazlasını aslında onlar hak eder.
En büyük hatalardan biri, en güzel gülümsemeleri dışarıya dağıtıp, evdekine gerekli görmemektir.
Ve ne yazık ki insan, bazı gerçekleri çoğu zaman ancak çok geç anlar.
Yazan; Aslı Birer
Beden susar, iyilik kalır zaman içinde
Hayat değişir bilgi tohumları yeşerir güne
Bir ışık söner günün sonundan doğarken gece
Binbir heceden göçüp gider Fatma öğretmen.
Zaman ağır bir soruya dönüşür
Bir emeğe bir öğrenci uçurum taşır içinde.
Fatma Nur Çelik öğretmenimize ithafen… nurlar içinde uyusun.
Niye bu kadar dilenir olduk bir avuççuk sevgi için? Çok mu zor du papatyaları toprağında sevmek. Irkına bakmadan ekilmez miydi güller?
Din çok mu önemliydi sevgi için? Hangi çiçeği dini mezhebi için kokladınız? İnsan topraktansa şayet; sırf bunun için sevmeye değmez miydi? …
Aslı Birer
İnsanlık;
Halbuki barış savaştan daha faydalı, güçlü ve özgür bir çocuktu. Bizim için savaşı büyütüp, barışı neden öldürdüler?
Aslı Birer
bir dörtlük değil bu ata kızı,
şu nedirin çektiği nedir sizden böyle allah aşkınıza...,
işiniz gücünüz hep istismar ve kötüye kullanım :)
Evet, kapı diyorum muvakkit adı yirmi dört soyadı saat. Eşikte duruyor kimileri yani hiç anlamıyorum ne içeri ne dışarı… madem ki çalmışız kapıyı Allah misafirisin işte, gir içeri Allah ne verdiyse ye iç çalış, ama eşikte durma…
Aslı Birer
Bir kapı var ama kalıcı değil. Üstelik biz o kapıyı seçmiyoruz.
Doğum çalıyor - biz içeri itiliyoruz.
Ölüm çalıyor - biz dışarı çıkarılıyoruz.
Ne menem bir şey şu yaşamak, bir kapın var önü doğum, arkası ölüm.
Aslı Birer
Muvakkit;
Yani, burada sıradan bir reformdan değil, acil ve varoluşsal bir meseleden söz ediyorsun. Kadınların öldürüldüğü, değersizleştirildiği, kamusal alandan dışlandığı bir dünyada mesele artık bireysel değil; medeniyet meselesidir diyorsun.
Aslı Birer
Çakır;
Dünyanın gerçek kalkınma seferberliği, kadınların eğitimine öncelik verdiği gün başlar. Seferberlik diyorum, çünkü, kadınların öldürüldüğü bir dünyada nesilleri hem fiziksel hem de yetiştiren vasfını unutmasını insanın kendi ayağının altını eşmesi olarak görüyorum Muvakkit.
Aslı Birer
Muvakkit;
Neden “seferberlik” Çakır? Bu çok zorlayıcı bir ton değil mi?
-Çakır;
Zaman ilerledikçe daha çok şey değişiyor muvakkit, perdenin arasından süzülen ışığın parlaklığı daha da artıyor. Gözlerimden süzülüp bilmediğim karanlıklara ulaşıyor. Mesela diyorum memlekette bir seferberlik olacaksa bu kadınları eğitmek üzerine olmalı…
Aslı Birer
Zaman sadece fiziksel güzelliğinizi negatif yönlü değiştirmez, aynı zamanda ruhunuzu tıpkı bir heykeltraş gibi şekillendirip onarır. Bu yüzden yaşlanmaktan hayıflanmayı bırakın ve sanat eserinizle övünün.
Anlam sadece görüntü değildir. İnsanın, insana yaşattığı faydadır.
Düşünsene gülün güzelliğini sadece bakan görür. Lakin kokusunu ona yaklaşan herkes duyar.
İnsanın değeri, vitrinde nasıl durduğuyla değil;
hayata girdikten sonra ne işe yaradığıyla ölçülür.
Aslı Birer
2026