Kırgınken aldığım kararların arkasında bir gün bile duramadım. Öfkem geçince yine o her söze inanan, cana yakın insana dönüsüyorum. Beni başkanlarının ne kadar incittigi degil, kendimi korumayı bir türlü beceremeyişim bitiriyor. En büyük yenilgim kendime..
Rüzgâr saçlarına değdiğinde dünya biraz daha yetim kaldı. Bir ağaç gibi bekledim seni, köklerim hasrete bağlı. Sevda dedikleri şey esen her rüzgârda yeniden yeşeren içimizdeki kırık dal.
Birinin yalanını kendi imkanlarımla öğrendikten sonra açıklamalarına önem vermem. Bilmedigim zamanlarda nasıl davrandığını anımsarım. Çünkü yalanı degil o yalanı söylerkenki rahatlığını affedemem asıl…
Ben hâlâ o sessizliğin içinde, adını koyamadığım bir sesi dinliyorum. Belki sen sustun… belki de ben, seni duymak için kendi içimde sustum. Can’sızım diyorsun ya… Belki can dediğin şey, senden ayrılmadı hiç. Sadece ikimizin de hatırlamadığı bir yerde, bizi bekliyor. Ve belki de sensizlik; senin yokluğun değil, varlığının bende bıraktığı sırrın adıdır.
İnsan bazen en büyük sırrını, kimseye söylemediği bir özlemde taşır. Ne tamamen yaklaşabilir ona, ne de gerçekten uzaklaşabilir. Belki de hayat dediğimiz şey, kendimizden sakladığımız yerlere doğru sessiz bir yürüyüştür. Ve insanın en derin tarafı, herkesin gördüğü yüzü değil; geceleri kimse bilmeden konuştuğu o içindeki sestir. Bazı şeyler yaşanmaz… Sadece insanın içinde büyür. Sonra bir gün, bir cümlede, bir bakışta, bir sessizlikte kendini ele verir. Ve anlarsın; bazı insanlar hayatımıza dokunmamıştır. Biz, onların içinde kendimizden bir parça bulmuşuzdur.
Bir gün oturup dersin; O kız çok farklıydı, bütün gel gitlerime ragmen yanımda durmaya çalıştı halimden anladı, yaptıklarıma ragmen bırakmadı, kızıyordu darlıyordu ama ölesiye seviyordu yazık ettim ona...Yalanlarla kandırdım,iyi niyetini kullandım…..artık gitti….
Sadece duygunun olduğu yazı içinde bir süsleme yok sadece bir bağırış var bazen bu çığlık uzun sürer bazen hemen kesilir ama ham duygunun olduğu bir kesinlikle biter
Bazı geceler vardır... İnsan ne geçmiştedir ne gelecekte. Sadece kendi ruhunun eşiğinde oturur. Sessizlik konuşur o zaman. Rüzgâr değil, kalbin içinden geçen görünmez bir nefes dokunur insana. Anlarsın ki bütün ömrün boyunca dışarıda aradığın kapı, hep içerideymiş. Ruhun bir aynadır. Kirlenmez... Sadece unutulur. Hayat, bize sürekli kim olduğumuzu değil, kim olmadığımızı öğretir. Her ayrılık bir perde indirir, her acı, sahte benliğimizden bir parça koparır. Canımızın yanması bazen kaybetmek değildir; hakikatin, kalbe sığacak kadar yaklaşmasıdır. Belki de insan, Tanrı'nın en büyük mucizesi olduğu için değil, kendi içindeki sonsuzluğu fark edebilecek tek varlık olduğu için bu kadar derin bir yalnızlık taşır. Kalbimizin en sessiz odasında, adı konulamayan bir özlem yaşar. Kimine göre sevda, kimine göre Allah, kimine göre hiçliğin çağrısı... Oysa belki de hepsi aynı nehrin farklı kıyılarıdır. Bir gün bütün sorular susacak. Ne "Neden?" kalacak, ne de "Keşke..." Sadece var olmanın tarifsiz huzuru kalacak. Ve o an anlayacağız: Hiçbir gerçek, sevgiden daha büyük değildi. Hiçbir hakikat, merhametten daha parlak değildi. Ve hiçbir yolculuk, insanın kendi özüne dönmesinden daha uzun değildi. Belki de bütün ömür, tek bir cümleyi hatırlamak içindi: "Ruh, eve dönmek ister. Kalp ise yolu, sevgiyle bulur."
Zat-ı Zayi, yine kendine özgü tavrınla, alışılmışın dışında cümlelerle örülmüş; satır aralarında derin anlamlar taşıyan bir metin okudum.
Mesaj kutularımızdan, terimlere inmeye cesaret eden metinlerinin, çok daha başka yerlerde sergileniyor olması gerektiğine olan inancımı yinelemek istiyorum.
Hep bir gurur ve inançla okuyacağım seni, bunu biliyorsun değil mi...
... kitaplığın en üst rafına koyduğum telgraf çiçeğim coşkuyla büyüyor, dalları aşağı doğru uzuyor her gün biraz daha. dışımdaki bene benzetiyorum bunu. taşkın neşem, içimde hayatta olup olmadığı belli olmayan bir kaktüsü saklıyor herkesten. öyle ki yaşam belirtisi bulmak için içimi büyüteçle incelemem gerekiyor bazen ama sonra ansızın bir cümle, bir balta gibi saplanıyor kalbimin ormanına. derinden bir "âh". tamam hayattayım. yaşamaya devam.
yaşamak dediğim çiçeklerimi suladığımda bu dünyanın bana verdiği tek sorumluluğu yerine getirmiş olmanın huzuru, ve hayata dair tek endişem fırındaki kekimin yeterince kabarmayacak olması.
oysa yüzyıl öncesiydi galiba. ne büyük söylemlerimiz vardı; ne büyük iddiâlar. meydanlar. sloganlar. kahrolsun inanca uzanan eller. yığın olmaya karşı direnişler. dünyayı güzelleştirecek tek doğruya sahip olmanın gururu ile yürüyüşler. inanmazsanız gidin dinleyin, meydanlarda bir yerde asılı kalmıştır sesim. sıktığım yumruklarımda eklem ağrıları hâlâ. bir namaz sonrası, elleri çiçek gibi açılmış dua eden annemin karşısına geçip, "ben sizin inandığınız Allah'a inanmıyorum." dedirten kibrim de büyüktü o günlerde. o günden sonra namaz sonrası duaları daha uzadı, dudakları daha telâşlı kımıldadı. yolda kaybolacaktım. anlamıştı annem.
bizi bu düzende söz sahibi olduğumuza inandıranların, menfaatleri söz konusu olduğunda büyük ideâllerini helvadan putlarını yiyenler gibi yediklerini görünce, ben de vaatleri büyük olan bütün kitaplarımı hiç düşünmeden topladım; ulaşamayacağım yüksek bir rafa terk ettim hepsini.
inancım da o kitapların birinin arasında kaldı. o rafta. o günden beri, inandığım Allah konuşmuyor benimle. senin Allah'ın da konuşmaz benimle, değil mi anne? ben, tanrıları bile kendine küstüren. benden incelik bekliyor insanlar. yoruldum zannettikleri kişi olmadığımı anlatmaktan.
ruhum yüceymiş. ne önemi var bunun? kapı dışarı atılmaya, ezilmeye yazgılı bir böcekten fazlası değilsem.
nasıl haklı, nasıl değerli, nasıl özel olduğuna dair söylenen onlarca yalanın ve büyük bir yanılgının içinde aşınan bir ömrün ardından sıradan olduğunun farkına vardığın o ân.
karnıma yediğim yumruk arkamda duran duvara yapıştırdı beni. bir süre asılı kaldım orada. sonra bir uçuruma düşer gibi düştüm. altımda çıldıran bir deniz beni bekliyordu ve ben yüzmeyi bilmiyordum. çırpındım içimde. gözlerim içimi kustu, kustu. o gün gözyaşı rezervlerimi tükettim ve bir daha ne inandım ne de ağladım.
az önce, nato toplantısını deve tabanımın aylardır yeni yaprak açmamasından daha önemli bir hadise gibi sundu haberler. büyüdüm. henüz sövecek kadar değil ama sövülecek doğru zamanı tespit edebilecek kadar büyüdüm. güzel sözleri, şiirleri, kumaşları, ipleri istiflediğim gibi güzel küfürleri de istiflemem gerek artık.
neyse ki güzel haberlerim de var: kekim kabardı. benimle birlikte buna sevinir misiniz? dinleyin. müziğin sesini de biraz açtım.
"dünyaya şafaklar gibi Tanrım sepelenmiş, kalbin gözü yanmazsa, görünmez göze Allah.
Senin kelime tüccarın bütün gün başkalarının hayatındaki eksik kelimeleri buluyor, onlara gereken kelimeyi uzatıyor; ama kendi hayatının kelimesini hâlâ bulamıyor. Bu yüzden kendisine ayırdığı o boş raf var ya… belki de oraya en çok yakışacak kelime ‘anlam’ olurdu.
Haklısınız, belki de önce hangi dünyadan söz ettiğimizi sormak gerek. Dışımızdaki dünya hepimize ait; içimizde taşıdığımız dünya ise sadece bize… Ve sanırım insanı asıl biçimlendiren de o görünmeyen dünya.
Yol, iz, arayış, nefes… Hepsi birbirinden güçlü çağrışımlar taşıyor. Birini seçmek gerekiyordu “anlam” bana diğerlerinden biraz daha derin geldi. Çünkü belki de bütün yollar, bütün izler ve bütün arayışlar sonunda bir anlam bulma çabasına çıkıyor.
Ama asıl güzeli sorunun kendisiydi. Bazen cevaplardan çok, insanı düşünmeye davet eden sorular kıymetlidir. Güzel bir soruydu; üzerinde düşünmek ve cevap aramak bile ayrı bir keyif verdi. :))
İstemiyorum sensizlik durağında üşümeyi sevgili, Yüreğimden tut, gör bu zahmini. Sabır salıncaklarından indir bu yüreğimi... Gel, uykusuz gecelerin artığı gözlerim değil, Yüreğimin bereketi ol. Özlemlerle büyümeyelim, Aşkın kefeninde taşınan ruhuma Yara değil, merhem ol. Aynı aşkın bekçileri olalım. Ben, hece hece sana susayım... Sen, şiir şiir bende kal sevgili...
Beni, bilen bilir.
SENI
YAGMURUN ORTASINDA
BIRAKMIS SEN
HALA
SEMSIYE
GETIRIR Mi DIYE DÜSÜNÜYOSUN….
Kırgınken aldığım kararların arkasında bir gün bile duramadım.
Öfkem geçince yine o her söze inanan, cana yakın insana dönüsüyorum.
Beni başkanlarının ne kadar incittigi degil, kendimi korumayı bir türlü beceremeyişim bitiriyor. En büyük yenilgim kendime..
Her seyle başa çıkıyorum da şu
"Hiçbir sey mi hak etmedim?" hissi, kırk yerimden bıçaklıyor… :((((
Rüzgâr saçlarına değdiğinde dünya biraz daha yetim kaldı.
Bir ağaç gibi bekledim seni, köklerim hasrete bağlı.
Sevda dedikleri şey esen her rüzgârda yeniden yeşeren
içimizdeki kırık dal.
Birinin yalanını kendi imkanlarımla öğrendikten sonra açıklamalarına önem vermem. Bilmedigim
zamanlarda nasıl davrandığını
anımsarım. Çünkü yalanı degil o yalanı söylerkenki
rahatlığını affedemem asıl…
Ben hâlâ o sessizliğin içinde, adını koyamadığım bir sesi dinliyorum.
Belki sen sustun… belki de ben, seni duymak için kendi içimde sustum.
Can’sızım diyorsun ya…
Belki can dediğin şey, senden ayrılmadı hiç.
Sadece ikimizin de hatırlamadığı bir yerde, bizi bekliyor.
Ve belki de sensizlik;
senin yokluğun değil, varlığının bende bıraktığı sırrın adıdır.
“NEYIM OLURSAN OL, HAYAL KIRIKLIGIM OLMA. ORASI ÇOK KALABALIK TANIYAMAM SENI”diyen kişi şuan tamda bunu yaptı bu ne tezatlık :)))
Bir adamın bıraktığı kadın, Baska bir adamın hazinesi olabilir.
Fakat bir kadının bırakmak zorunda olduğu adam,
"Bütün kadınların çöpüdür."
İnsan bazen en büyük sırrını, kimseye söylemediği bir özlemde taşır.
Ne tamamen yaklaşabilir ona, ne de gerçekten uzaklaşabilir.
Belki de hayat dediğimiz şey, kendimizden sakladığımız yerlere doğru sessiz bir yürüyüştür.
Ve insanın en derin tarafı, herkesin gördüğü yüzü değil; geceleri kimse bilmeden konuştuğu o içindeki sestir.
Bazı şeyler yaşanmaz…
Sadece insanın içinde büyür.
Sonra bir gün, bir cümlede, bir bakışta, bir sessizlikte kendini ele verir.
Ve anlarsın; bazı insanlar hayatımıza dokunmamıştır.
Biz, onların içinde kendimizden bir parça bulmuşuzdur.
Bir gün oturup dersin;
O kız çok farklıydı, bütün gel gitlerime ragmen yanımda durmaya çalıştı halimden anladı, yaptıklarıma ragmen bırakmadı, kızıyordu darlıyordu ama ölesiye seviyordu yazık ettim ona...Yalanlarla kandırdım,iyi niyetini kullandım…..artık gitti….
Sadece duygunun olduğu yazı içinde bir süsleme yok sadece bir bağırış var bazen bu çığlık uzun sürer bazen hemen kesilir ama ham duygunun olduğu bir kesinlikle biter
... ruhumu çokça incelten bir geceden,
çokça şükran ile Gül Den.
... peki ya biz, Süvey Da
kendimizle gerçekten barışabildik mi?
Bazı geceler vardır... İnsan ne geçmiştedir ne gelecekte. Sadece kendi ruhunun eşiğinde oturur.
Sessizlik konuşur o zaman. Rüzgâr değil, kalbin içinden geçen görünmez bir nefes dokunur insana. Anlarsın ki bütün ömrün boyunca dışarıda aradığın kapı, hep içerideymiş.
Ruhun bir aynadır. Kirlenmez... Sadece unutulur.
Hayat, bize sürekli kim olduğumuzu değil, kim olmadığımızı öğretir. Her ayrılık bir perde indirir, her acı, sahte benliğimizden bir parça koparır. Canımızın yanması bazen kaybetmek değildir; hakikatin, kalbe sığacak kadar yaklaşmasıdır.
Belki de insan, Tanrı'nın en büyük mucizesi olduğu için değil, kendi içindeki sonsuzluğu fark edebilecek tek varlık olduğu için bu kadar derin bir yalnızlık taşır.
Kalbimizin en sessiz odasında, adı konulamayan bir özlem yaşar. Kimine göre sevda, kimine göre Allah, kimine göre hiçliğin çağrısı...
Oysa belki de hepsi aynı nehrin farklı kıyılarıdır.
Bir gün bütün sorular susacak. Ne "Neden?" kalacak, ne de "Keşke..." Sadece var olmanın tarifsiz huzuru kalacak.
Ve o an anlayacağız: Hiçbir gerçek, sevgiden daha büyük değildi. Hiçbir hakikat, merhametten daha parlak değildi. Ve hiçbir yolculuk, insanın kendi özüne dönmesinden daha uzun değildi.
Belki de bütün ömür, tek bir cümleyi hatırlamak içindi:
"Ruh, eve dönmek ister. Kalp ise yolu, sevgiyle bulur."
Zat-ı Zayi,
yine kendine özgü tavrınla,
alışılmışın dışında cümlelerle örülmüş;
satır aralarında derin anlamlar taşıyan bir metin okudum.
Mesaj kutularımızdan,
terimlere inmeye cesaret eden metinlerinin,
çok daha başka yerlerde sergileniyor olması gerektiğine olan inancımı yinelemek istiyorum.
Hep bir gurur ve inançla okuyacağım seni, bunu biliyorsun değil mi...
... kitaplığın en üst rafına koyduğum telgraf çiçeğim
coşkuyla büyüyor, dalları aşağı doğru uzuyor her gün biraz daha. dışımdaki bene benzetiyorum bunu.
taşkın neşem, içimde hayatta olup olmadığı belli olmayan bir kaktüsü saklıyor herkesten. öyle ki yaşam belirtisi bulmak için içimi büyüteçle incelemem gerekiyor bazen ama sonra ansızın bir cümle, bir balta gibi saplanıyor kalbimin ormanına. derinden bir "âh".
tamam hayattayım. yaşamaya devam.
yaşamak dediğim
çiçeklerimi suladığımda bu dünyanın bana verdiği tek sorumluluğu yerine getirmiş olmanın huzuru,
ve hayata dair tek endişem fırındaki kekimin yeterince kabarmayacak olması.
oysa
yüzyıl öncesiydi galiba.
ne büyük söylemlerimiz vardı; ne büyük iddiâlar.
meydanlar. sloganlar. kahrolsun inanca uzanan eller.
yığın olmaya karşı direnişler. dünyayı güzelleştirecek tek doğruya sahip olmanın gururu ile yürüyüşler.
inanmazsanız gidin dinleyin, meydanlarda bir yerde asılı kalmıştır sesim. sıktığım yumruklarımda eklem ağrıları hâlâ.
bir namaz sonrası, elleri çiçek gibi açılmış dua eden annemin karşısına geçip, "ben sizin inandığınız Allah'a inanmıyorum." dedirten kibrim de büyüktü o günlerde.
o günden sonra namaz sonrası duaları daha uzadı, dudakları daha telâşlı kımıldadı. yolda kaybolacaktım. anlamıştı annem.
bizi bu düzende söz sahibi olduğumuza inandıranların, menfaatleri söz konusu olduğunda büyük ideâllerini helvadan putlarını yiyenler gibi yediklerini görünce,
ben de vaatleri büyük olan bütün kitaplarımı hiç düşünmeden topladım; ulaşamayacağım yüksek bir rafa terk ettim hepsini.
inancım da o kitapların birinin arasında kaldı. o rafta.
o günden beri, inandığım Allah konuşmuyor benimle.
senin Allah'ın da konuşmaz benimle, değil mi anne?
ben, tanrıları bile kendine küstüren. benden incelik bekliyor insanlar. yoruldum zannettikleri kişi olmadığımı anlatmaktan.
ruhum yüceymiş. ne önemi var bunun?
kapı dışarı atılmaya, ezilmeye yazgılı bir böcekten fazlası değilsem.
nasıl haklı, nasıl değerli, nasıl özel olduğuna dair söylenen onlarca yalanın
ve büyük bir yanılgının içinde aşınan bir ömrün ardından
sıradan olduğunun farkına vardığın o ân.
karnıma yediğim yumruk arkamda duran duvara yapıştırdı beni. bir süre asılı kaldım orada. sonra bir uçuruma düşer gibi düştüm. altımda çıldıran bir deniz beni bekliyordu ve ben yüzmeyi bilmiyordum.
çırpındım içimde. gözlerim içimi kustu, kustu.
o gün gözyaşı rezervlerimi tükettim
ve bir daha ne inandım ne de ağladım.
az önce,
nato toplantısını deve tabanımın aylardır yeni yaprak açmamasından daha önemli bir hadise gibi sundu haberler.
büyüdüm. henüz sövecek kadar değil ama sövülecek doğru zamanı tespit edebilecek kadar büyüdüm.
güzel sözleri, şiirleri, kumaşları, ipleri istiflediğim gibi güzel küfürleri de istiflemem gerek artık.
neyse ki güzel haberlerim de var: kekim kabardı.
benimle birlikte buna sevinir misiniz?
dinleyin. müziğin sesini de biraz açtım.
"dünyaya şafaklar gibi Tanrım sepelenmiş,
kalbin gözü yanmazsa, görünmez göze Allah.
ha leyli. ha leyli. ha leyli"
Belki de haklısındır.
İnsan bazen bulamadığı şeyin peşinden gitmeyi, bulduğunda yaşayacağı değişime tercih ediyor.
Belki kelime tüccarının boş rafı,
eksik bir kelimeden çok ertelenmiş bir cesaretin yeridir..
Bunu sen elbet hisseder; devamı olduğu taktirde, yazarsın..
... kelime tüccarının
kendine ait kelimeyi gerçekten bulmak istediğinden
emin değilim.
galiba o arayışın kendisini seviyor.
belki bulacağı kelimenin gerektireceği değişime
hazır hissetmiyor kendini.
belki de
başka bir şey.
bilmiyorum.
Senin kelime tüccarın bütün gün başkalarının hayatındaki eksik kelimeleri buluyor, onlara gereken kelimeyi uzatıyor; ama kendi hayatının kelimesini hâlâ bulamıyor. Bu yüzden kendisine ayırdığı o boş raf var ya… belki de oraya en çok yakışacak kelime ‘anlam’ olurdu.
... benim kelime tüccarım,
cam raflara kelimeleri dizerken
"anlam"a hepsinden ayrı bir yer ayırırdı.
pek talep edeni yoktu.
sadece bazı özel ruhların
sahip olmak istediği bir kelimeydi bu.
onlar için saklar,
tereddütsüz teslim ederdi.
çünkü bilirdi;
her "anlam" teslimi,
dünyaya yeni bir bakış demekti.
Haklısınız, belki de önce hangi dünyadan söz ettiğimizi sormak gerek.
Dışımızdaki dünya hepimize ait; içimizde taşıdığımız dünya ise sadece bize…
Ve sanırım insanı asıl biçimlendiren de o görünmeyen dünya.
Ben teşekkür ederim.. güzel sorunuz için.. :)
Yol, iz, arayış, nefes… Hepsi birbirinden güçlü çağrışımlar taşıyor. Birini seçmek gerekiyordu “anlam” bana diğerlerinden biraz daha derin geldi. Çünkü belki de bütün yollar, bütün izler ve bütün arayışlar sonunda bir anlam bulma çabasına çıkıyor.
Ama asıl güzeli sorunun kendisiydi. Bazen cevaplardan çok, insanı düşünmeye davet eden sorular kıymetlidir. Güzel bir soruydu; üzerinde düşünmek ve cevap aramak bile ayrı bir keyif verdi. :))
Dünya tek bir sözcük olsaydı, “anlam” derdim.
Çünkü insan, yaşadıklarını değil; yaşadıklarına verdiği anlamı taşır.
Birisi için gerçekten
önemliysen her durumda sana ayıracak zamanı vardır , bunun dışındaki
her şey bahanedir veya ikinci plansınızdır!!!
Hepimizin içinde
Biraz Sonbahar var.
Biraz hüzün ve kırgınlık.
İstemiyorum sensizlik durağında üşümeyi sevgili,
Yüreğimden tut, gör bu zahmini.
Sabır salıncaklarından indir bu yüreğimi...
Gel, uykusuz gecelerin artığı gözlerim değil,
Yüreğimin bereketi ol.
Özlemlerle büyümeyelim,
Aşkın kefeninde taşınan ruhuma
Yara değil, merhem ol.
Aynı aşkın bekçileri olalım.
Ben, hece hece sana susayım...
Sen, şiir şiir bende kal sevgili...
Sağlığımızla ilgili şiir
"Kendime çok ağlayasım geliyor:
Böyle için için,öylece bakıp bakıp
Içimde kocaman bir yaş var, bu defa hepsi kendime..."
Çok mu önemli farklı coğrafyalarda güne başlamamız.
Denizi olan mavisini göndersin,
İmkanı olan bahar kokusunu..
Ümit Yaşar