Bir akşamüstüydü,
meydan yavaş yavaş boşalıyordu.
Kürsünün önünde birkaç insan kalmıştı.
Kimi susuyor,
kimi elindeki kâğıda bakıyordu.
Bir adam indi kürsüden,
el salladı,
kameralara gülümsedi.
Kalabalığa bakarken
öyle bir yüzü vardı ki
sanki herkes onun için oradaydı.
Oysa biraz ötede
yaşlı bir adam
cebindeki parayı sayıyordu.
Markete girmiş,
alacaklarını azaltmıştı.
Bir kadın
fileyi eline almış,
eve nasıl yetiştireceğini düşünüyordu.
Bir çocuk babasına:
“Baba,
neden her şey bu kadar pahalı?”
diye sordu.
Baba sustu.
Bazı soruların cevabı vardır da
insanın söylemeye dili varmaz.
O sırada
Nazım Hikmet geldi aklıma.
Ve o sözü:
“Hiçbir korkuya benzemez
halkını satanın korkusu.”
Ne kadar ağır bir söz...
Çünkü halkını satan adam
yalnızca halktan bir şey almaz;
kendi içinden de
bir parça koparır.
Önce utanmayı unutur belki,
sonra mahcup olmamayı öğrenir.
Derken alışır.
Bugün söylediğini
yarın inkâr etmeye,
dün savunduğuna
bugün sırt çevirmeye...
Bir bakarsın
dün “millet” diye başladığı cümleyi
bugün kendisi bile dinlemiyor.
Siyaset böyle bir şey değildir oysa.
Siyaset
her dört yılda bir
kapı kapı dolaşıp
el sıkmak değildir.
Bir emeklinin
ayın son haftasını nasıl geçirdiğini bilmektir.
Pazarda
domatesin fiyatına bakıp
elini geri çeken annenin
gözünü görmektir.
Sabah karanlığında servise binen işçiyi,
gece yarısı ders çalışan öğrenciyi,
köyünde toprağa tutunmaya çalışan çiftçiyi
hatırlamaktır.
Yani biraz
insan olmaktır.
Ama bazıları
halkı yalnızca sandıkta hatırlar.
Oy zamanı kapısını çalar,
sonra kapıyı içeriden kilitler.
Bir gün adalet der,
ertesi gün adaletin yanından geçer.
Bir gün hak der,
ertesi gün hakkını arayanı susturmaya kalkar.
Bir gün
“Biz halkız” der,
ertesi gün
halkın arasına girmekten çekinir.
Ben bunları gördüm.
Kürsüler gördüm,
büyük laflar gördüm,
kalabalıklar gördüm.
Sonra o kalabalıkların
birer birer dağıldığını da gördüm.
Çünkü halk
her söylenene inanmaz.
Susar bazen.
Sessiz kalır.
Ekmek derdine düşer,
çocuğunun okulunu düşünür,
evinin kirasını düşünür.
Ama unutmaz.
Kimin yanında durduğunu,
kimin sırtını döndüğünü,
kimin dara düşünce
“Ben bilmem” dediğini
unutmaz.
Halkın hafızası
eski bir sandık gibidir.
Üstünü kapatırsın,
bir kenara koyarsın.
Ama zamanı gelince
açılır.
İçinden ne varsa
bir bir çıkar.
İşte o gün
bazıları korkar.
Dün yanında olanı arar,
telefonuna bakar,
eski dostlarını hatırlar.
Ama bazı kapılar
bir kere kapanınca
anahtarı bulunmaz.
Çünkü güven
parayla alınmaz.
Makamla da gelmez.
Hele korkutarak
hiç gelmez.
İnsanlara tepeden baktın mı
bir gün aşağıdan bakmak zorunda kalırsın.
Halkın derdini küçümsedin mi
bir gün o küçümsediğin dert
kapının önüne gelir.
Ve sen
ne kadar yüksek bir yerde durursan dur,
insanların gözündeki yerini
kendin belirleyemezsin.
Bunu siyasetçilerden önce
hayat öğretir insana.
Bugün alkışlayan el
yarın cebine girer.
Bugün seni omuzlarında taşıyan
yarın senden hesap sorar.
Çünkü mesele
bir koltuk meselesi değildir.
Mesele
insanın kendisine verilen emanete
ne yaptığıdır.
Halk sana güvenmişse
o güven emanettir.
Ülke sana teslim edilmişse
o ülke babanın malı değildir.
Yetki verilmişse
o yetki senin mülkün değildir.
Ve halkın hakkı
kimsenin lütfu değildir.
Haktır.
Ben buna inanıyorum.
Bir gün
meydan yine dolar.
Ama o gün
kürsüdeki ses değil,
sokağın sesi duyulur.
Belki kimse bağırmaz.
Belki kimse yumruğunu sıkmaz.
Belki yalnızca
insanlar bakar.
Fakat bazı bakışlar vardır,
insanın içine sözden daha çok işler.
İşte halkını satanın
asıl korkusu budur.
Çünkü karşısında
yalnızca bir kalabalık yoktur.
Geçmiş vardır.
Verilen sözler vardır.
Yapılmayanlar vardır.
Unutulan insanlar vardır.
Ve insanın
gece başını yastığa koyduğunda
kendisine anlatamadığı şeyler vardır.
Nazım Hikmet'in sözü
orada yeniden büyür:
“Hiçbir korkuya benzemez
halkını satanın korkusu.”
Ben de şunu söylerim:
Halkın ekmeğiyle oynayan
bir gün kendi sofrasında
huzur arar.
Bulamaz.
Halkın umudunu kıran
bir gün kendi geleceğinden
korkar.
Halkın hakkını yiyen
bir gün aynaya baktığında
karşısında kendisini değil,
aldığı hakları görür.
Öyle kolay değildir
halkın ahını almak.
Çünkü halk bazen susar
ama gökyüzü susmaz.
Toprak susmaz.
Duvarlar susmaz.
Ve insanın vicdanı
hiç susmaz.
Bir gün gelir,
bütün makamlar geçer.
İsimler unutulur.
Kürsüler boşalır.
Kameralar başka yüzlere döner.
Geriye yalnızca
yaptıkların kalır.
İşte o zaman
insan ne kadar saklanırsa saklansın
kendi gerçeğinden kaçamaz.
Benim sözüm budur:
Halkını seviyorsan
ona yukarıdan bakma.
Yanında dur.
Sofrasına otur.
Derdi varsa dinle.
Hakkı varsa ver.
Çünkü halk
senden mucize istemiyor.
Sadece
kendisine insan gibi davranmanı istiyor.
Ve unutma;
bir ülkeyi yönetmek
insanların üzerine çıkmak değildir.
İnsanların arasında
insan kalabilmektir.
Yoksa gün gelir,
o çok güvendiğin kapılar kapanır,
o çok sevdiğin alkışlar susar,
o kalabalıklar dağılır.
Sen kalırsın.
Bir de
içinden hiç susturamadığın
o ses...
Nazım'ın yıllar önce
bir cümleyle anlattığı ses:
“Hiçbir korkuya benzemez
halkını satanın korkusu.”
İnsan en sonunda
halktan değil,
kendi vicdanından korkar.
Hikmet Metin ÇavdarKayıt Tarihi : 27.08.2026 00:03:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!