Bu mektup,
okunmakla okunmamak arasındaki
o kayıtsız arşive yazıldı;
hiçbir yüzün kendisini
tanıklık makamında bulamadığı
bir aynanın hafızasına.
Şimdi,
gürültünün nüfusuna kayıtlı
sessizliğimin karşısında oturuyorum.
Söyleyemediğim her söz,
içimde başka bir kimlikle dolaşıyor;
hiçbiri bana ait olduğunu
kanıtlayamıyor.
Bu,
duyulmamış seslerin
kendi varlık belgelerini yırttığı,
görülmemiş bedenlerin
birbirine benzeyen yokluklar ürettiği
o büyük anlaşmazlığın içinden
kendime bırakılmış
tek kişilik bir tutanaktır.
Bazen insan,
bir kalabalığın ortasında değil,
kendi adının telaffuz edildiği yerde
kaybolur.
Çünkü herkes seni çağırır,
ama hiç kimse
çağırdığı kişinin
hangi parçana karşılık geldiğini bilmez.
Gözlerime bakıyorlar…
“İyisin,” diyorlar…
Başımı sallıyorum;
yüzüm, kendisine öğretilen
en eski ifadeyi uyguluyor.
Oysa içimde
kendisine ait bütün tanıklıkları
reddetmiş bir ben var.
Gülüşüm, dışarıya sunulmuş
geçerli bir belgenin sureti;
aslıysa çoktan
kendi imzasından vazgeçti.
Bunu bir tek ben biliyorum.
Belki de bilmek dediğim şey,
içimdeki yabancının
bana bıraktığı son izdir.
Konuşmuyorum…
Kelimeler,
uzun süre kullanılmaktan değil,
yanlış kişilere teslim edilmekten eskidi.
Anlatsam,
kendimden bir parçayı daha
başkasının yorumuna devredeceğim.
Sussam,
içimdeki her ihtimal
kendi adına bir oda açacak.
Heybemde sana ayrılmış cümleler var.
Her biri,
daha doğmadan başka bir anlamın
mührünü yemiş.
Ağzımdan çıkınca
kendi kimliklerini inkâr ediyorlar.
Ben kendimi anlatıyorum;
dünya, sözcüklerimin içinden
bana benzemeyen birini seçiyor.
Sonra o yabancıyı
benim adıma dinliyor.
İnsan,
içindeki tanığı susturmak için
kendi sesini delil olmaktan çıkardığında
bütün inkârlar konuşmaya başlıyor.
Bir süre sonra
susmak bile tarafsızlığını yitiriyor;
her sessizlik
başka birinin lehine tutulmuş
gizli bir kayıt oluyor.
Gece ilerliyor…
Eşyalar,
varlığımı benden bağımsız
bir envantere dönüştürüyor.
Telefon ekranında
bildirim taklidi yapan bir parıltı.
İçimdeki bekleyiş,
gerçekleşmeyecek bir ihtimali
her saniye yeniden kayda geçiriyor.
Parmaklarım,
gelmeyen bir cevabın
imza hanesinde unutulmuş.
Biri çıkıp
“Nasılsın?” diye sorsa,
hangi cevabımın
gerçekten bana ait olduğunu
nasıl kanıtlayacağımı bilmiyorum.
Çünkü “İyi değilim,” demek
yalnızca bir cümle kurmak değil;
karşındaki insanın
o cümleyi senden geri almamasına
güvenmektir.
Sözünü tamamlamanı beklemesine,
yarana bir açıklama bulmaya çalışmamasına,
seni kendi anladığı biçime
zorla yerleştirmemesine güvenmek.
Belki sorun bendedir…
Belki kendimi,
benden sürekli bir karşılık bekleyen
dünyanın anlayabileceği biçimde
hiç tercüme edemedim.
Belki de ettim;
yalnızca bir gün
kendi ifademin başkasına ait
bir yoruma dönüştüğünü gördüm.
O günden sonra
anlaşılmak,
kapısını çalmaktan vazgeçtiğim
bir ihtimal oldu.
İnsan,
her yanlış okunuşta
kendi adından bir harfi kaybediyor.
Önce sesini,
sonra sesinin arkasındaki niyeti,
sonra bütün bunları taşıyan
o küçük, inatçı varlığı.
Sonunda
içinde biriken her şeyi üstleniyor da
kendisini tanımlayan sözcüğü
kimliğinden düşürüyor.
Bazen düşünüyorum:
Bir gün içimdeki kalabalık
kendi adlarına düzenlenmiş
bütün kayıtları alıp gitse,
geriye yalnızca ben kalsam,
beni tanımak için
hangi belgeye başvuracağım?
Kendim dediğim şey,
başkalarının bende bıraktığı
yorumların toplamıysa
aslım nerede başlıyor?
Ya ben,
hiç yaşanmamış bir hayatın
bana ait olduğuna inandırılmış
son tanığıysam?
Yine de yazıyorum…
Çünkü her cümle,
içimdeki kalabalıktan
bir kişiyi eksiltmiyor belki;
ama seslerin birbirine karıştığı
o eski düzende
yeni bir ayrım çiziyor.
Bir sözcüğün yanına
kendime ait küçük bir işaret koyuyorum.
Bu benim, diyorum.
Bunu ben hissettim.
Bunu ben söyleyemedim.
Bunu benden başka hiç kimse
benim yerime yaşayamaz.
Yazmak,
kendimi bütünüyle açıklamak değil;
başkasının yorumuna teslim etmediğim
bir parçayı korumak.
Belki eksildikçe
kendime sığmayı öğrenirim.
Belki insan,
kendisinden taşan her şeyi
birkaç satıra bırakamaz;
ama en azından
hangi parçanın kendisine ait olduğunu
yeniden sorabilir.
Kim bilir?..
Belki bu mektup
hiçbir yere ulaşmayacak.
Belki sen,
sana ayrılan bu satırların
içinde hiç görünmeyeceksin.
Ama ben yazıyorum…
Çünkü sana yönelttiğim her kelime,
dönüp içimdeki o adsız kişiye
bir soru bırakıyor:
Beni duyuyor musun?..
Yoksa sen de
benden geriye kalan
başka bir ben misin?..
Sensizliğin içinde,
benliğimin bitmeyen kayıtlarında,
sana adadığım her cümle,
benden bana uzanan
yarım kalmış bir hesaplaşma mı?..
Ali Taşkale
13 Mart 2016
İstanbul
Kayıt Tarihi : 21.10.2026 13:06:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!