Adil Aydın Şiirleri - Şair Adil Aydın

0

TAKİPÇİ

Adil Aydın

ve
bir sicim yağıyor
yeryüzünün bütün ırmaklarına…
belkili bir umutla…
belkili bir umuda…
beklerken seni baharda, kışa yakalandım, yetişemedim sana.

Devamını Oku
Adil Aydın

Sac Üzerinde Midye
Ben de sac üzerinde midye pişirdim! O dönemde İstanbul’a henüz yeni gelmiştim; şehri ağabeyimle birlikte tanımaya çalışıyorduk. Yanılmıyorsam yıl 1969’du.
Yenikapı’dan Bakırköy istikametine devam ettiğinizde solda bir yer vardır; SSK Samatya Hastanesi’nin tam karşısına denk düşer. Hâlâ yıkıntı olan bir yer... Denizle ilk o yıllarda tanıştım. Şimdiki Marmara’ya bakınca asla hayal edemeyeceğiniz kadar temizdi.
Ağabeyimle ben suda serinlerken yakınımızda uzun boylu bir adam belirdi. Şaşkınlıkla denize dalarak bir şeyler yapmasını izliyorduk. Adam her dalışında elinde kara kabuk gibi bir şeyle çıkıyor, onları kıyıya bıraktıktan sonra yeniden denize dalıyordu. Bu durum ilgimizi çekmişti; ne yaptığını gerçekten çok merak ediyorduk.
Kıyıda o kara kabuklardan epey biriktirdikten sonra bir ateş yaktı. İçinde ateş yaktığı bir tenekenin üzerinde, isminin sonradan midye olduğunu öğrendiğimiz o şeyleri pişirmeye başladı. Yakından bakmak geçiyordu içimizden ama ne gezer... Utangaç bir çocuğum.
Ama o koku yok mu ya! İşte o kokuya dayanamadık; karnımız da acıkmıştı açıkçası. Ağabeyimle biz de başladık denize dalmaya. Daldıkça kıyıya taşıyoruz... Parmaklarımızın, tabanlarımızın kan içinde kalmasına hiç aldırış etmeden sahile bolca midye yığdık.

Devamını Oku
Adil Aydın

İnsan bazen bir yüzü hiç görmeden de bir ruhu bütün kıvrımlarıyla tanıyabilirmiş. Ankara’dan Gebze’ye, Gebze’den Boğaz kıyılarına uzanan bir hat vardı aramızda; ucunda sadece seslerimizin, kırgınlıklarımızın, sevginin ve hüznün taşındığı bir telefon ahizesi…
Bana şiiri o sevdirmişti. Kelimelerin yan yana geldiğinde nasıl bir sığınağa dönüşebileceğini, kalpten geçen bir sızının dize dize nasıl hafifleyebileceğini onunla konuşurken anladım. Benim yazdığım her mısrada onun ince duyarlılığının, sesinin tonunun bir gölgesi vardı. Bir gece, uzun sohbetlerimizden birinde, belki de hayatın üzerimize çöken ağırlığını hafifletmek için dökülüvermişti ağzımdan o cümle:
“Bırak uyusun hüzünler…”
O, bu cümleyi aldı. Bir şair zarafetiyle işledi, şiirleştirdi ve bir edebiyat sitesinde paylaştı. Bir dize, iki insanın ruhu arasında sessiz bir antlaşma gibi durdu orada.
Sonra bir gün o ses sustu. Uşak’ta kaldırılan bir cenazenin haberi düştü önüme. Ölümü içimi çok acıttı, çok derin bir yerden incindim. O gittiğinde, beni şiire getiren o ilham da onunla birlikte çekip gitti sanki. Kalemi elime almaz oldum. Şiir yazdığım, onunla kelimeleri paylaştığımız o Antoloji sayfalarına bir daha hiç girmedim. Yıllarca o kapıyı kapalı tuttum; çünkü oraya bakmak, o sesin yokluğuyla tekrar karşılaşmak demekti.
Yıllar sonra, bu gece… Kendi şiirlerimi düzenleme telaşıyla, sanki zaman aşımına uğramış bir cesaretle girdim o siteye. Şiirleri yoktu. Derken bir sahaf sitesinin arama motoruna düştü gözüm. Ekranda o başlık duruyordu: “Bırak Uyusun Hüzünler Kitabı.”

Devamını Oku
Adil Aydın

BAHÇEDE YAPAYALNIZ, SINIFTA HEP EN ÖNDE: BİR OLMA HİKAYESİ

6 yaşında başlayan o büyük gurbet dalgası, güzel köyünün o kalabalık "Can" ortamından sonra küçük bir çocuğun ruhunu hep odasız, hep meydansız bırakmıştı. İlkokul ikinci sınıfa dair hafızanın tamamen silinmiş olması, insan zihninin o erken yaşta omuzlanan ağır hasret yüküne karşı geliştirdiği sessiz bir kalkandı. Zihin o yılı tamamen kilitlemiş, acıyı unutturmuştu. Ancak ilkokul üçüncü sınıfta, şehirde annesiyle baş başa kaldığı o tek odalı evin sessizliği, ömür boyu sürecek o büyük yalnızlığın ilk resmi dekoru olacaktı.

Koca bir yıldan geriye yabancı bir şehrin sokaklarında sadece bir iki silik sima ve ailesinin de tanıdığı o bilge öğretmenin ismi kalmıştı. Öğretmen, o yabancı okulun koridorlarında bu çekingen çocuğu kanatları altına almış, adeta ona bir siper olmuştu. Çünkü okul bahçesinde çocuk dünyasının o en acımasız kuralı işliyordu: Kimse onunla oynamıyordu. Taşradan gelen, omuzlarında koca bir sülalenin hüzünlü tarihini taşıyan o çocuk, okul bahçesinde yapayalnız kalmıştı. "Benimle oynamadılar" gerçeği, çocuk kalbinde öyle derin bir iz bırakmıştı ki, zihin o yıla ait başka hiçbir şeyi muhafaza etmeyecekti. O gün o bahçede, insan ilişkilerine karşı ömür boyu taşınacak o mesafeli savunma duvarının ilk harcı dökülmüştü.

Devamını Oku
Adil Aydın

Bu Bir Şiir Değil
Bayram günleri, çocukların hafızasında en derin izleri bırakan anlardır. Benim yaşımdakiler için çocukluk anılarının yeri bambaşkadır. Akranlarım o günleri anımsadığında yüzlerinde beliren o muzip gülümsemeyi çok iyi bilirim; ruhumuzun derinliklerinde o tebessümün sakladığı anlamı hepimiz hissederiz. Bütün bunları ellili yaşların getirdiği o özel duygu dünyasıyla yazıyorum; ne de olsa ben de bir babayım.
Bizim çocukluğumuzda bayram demek, yeni alınmış bir şeyi beklemenin o tarif edilmez heyecanı demekti. Tüm ilklerimizi çocukken yaşamamış olsak da, ilkler her zaman önemliydi.
Beklenen bazen sıcacık bir beyaz yün çorap, bazen bir kara lastik ayakkabıydı. Kimi zaman da ağabeye alınmış kahverengi fitilli bir pantolon... "Acaba ağabeyimin pantolonu bana da olur mu?" düşüncesini çocukça bir mahcubiyetle gizlemeye çalışmaktı bayram.
Bir portakalın turuncusundan ziyade kokusuydu hayal edilen. Çikolatanın, şekerin pek bulunmadığı o yıllarda keşkek vardı, sütlü çorba vardı. Bir de çocuk gözüyle annenin o tatlı, keyifli koşturmacasını izlemek vardı...
Bugün bayram... Ramazan Bayramı, Şeker Bayramı... Bir bayram işte!

Devamını Oku
Adil Aydın

Karadeniz’in Yuttuğu Ses: Maria Suphi ve Onbeşler
Tarih, bazen sadece kazananların yazdığı bir kronoloji değil; ezilenlerin, susturulanların ve en çok da kadınların çığlıklarının gömüldüğü derin bir kuyudur. 28-29 Ocak 1921 gecesi Karadeniz’in karanlık sularında yaşananlar, Türkiye siyasi tarihinin en soğuk ve en karanlık gecelerinden biri olarak kayda geçti. Anadolu topraklarında süren bağımsızlık mücadelesine omuz vermek için Bakü’den yola çıkan Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı, bindirildikleri motorda silahsız ve savunmasızken hunharca katledilerek denize atıldılar.
Fakat o gece Karadeniz, herkesi yutmadı. O motorda, Rus Devrimi’nin ateşinden geçmiş, inançlı bir komünist ve Mustafa Suphi’nin eşi olan Maria Suphi de vardı. Maria için biçilen ceza, yoldaşlarınınki gibi ani ve fiziki bir ölüm değildi; o geceden sonra onun payına ölümden çok daha ağır, yaşayan bir cehennem düştü. Bir "savaş ganimeti" gibi alıkonuldu, Trabzon’un karanlık mahzenlerinde yıllarca ağır istismara, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz bırakıldı. Özgürlük idealiyle geldiği topraklarda, köleleştirilerek elden ele devredildi ve sır dolu, acılar içinde bir ölümle aramızdan ayrıldı.
Daha da acı olanı, Maria’nın sadece bedenen değil, hafızalardan da yok edilmek istenmesiydi. Resmi tarih bu cinayeti tamamen karartırken, dönemin sol hafızası da uzun yıllar boyunca olayı sadece "erkek kahramanlar" üzerinden anlattı. Maria, yarım asırdan fazla bir süre boyunca o meşhur "Onbeşler" anlatısının dışında bırakıldı; ismi anılmadı, acısı duyulmadı.
Bugün Maria Suphi’yi, yani o hareketin "16. Yoldaşı'nı" hatırlamak; sadece geçmişteki bir cinayeti aydınlatmak değil, tarihin erkek egemen sessizliğine karşı bir adalet borcudur. Karadeniz’in dalgaları Mustafa Suphileri yutmuş olabilir ama Maria’nın mahzenlerden yükselen o sessiz çığlığı, bugün tarihin duvarlarını çatlatmaya ve vicdanı olan herkesin yüreğini sızlatmaya devam ediyor.

Devamını Oku
Adil Aydın

NE GÜL NE DİKEN
Ömrüm bitse,
sessizce tükensem…
Sevmesem senden gayrı
ne varsa;
ne gülü, ne dikeni…

Devamını Oku