Bana ismimi sormayın,
Çünkü harflerim artık birbirine yabancı.
Yüzümdeki bu çizgileri ben de tanımıyorum,
Aynalarla aramda kesif bir sis.
İçimde ucunu bucağını bilmediğim
Devasa bir coğrafya var;
Hangi dilde susulur,
Hangi kıyıda beklenir, bilmiyorum artık.
Sadece bir sızı gibi taşıyorum bu belirsizliği,
Eğreti bir emanet gibi...
Ve kendi içimde kaybolurken
Tutunduğum tek bir ışıkla kalıyorum.
Kalbim diyorum;
Garip, tekinsiz bir fırın gibi.
İçinde ne bir odun var ne de alev,
Ama aniden bir yangın tutuşuyor göğsümün ortasında.
Ateşsiz yanmayı bilmezsiniz siz;
Dumansız bir külleniştir bu.
Öyle bir hararet ki ancak
Düşlerimin kapısı aralandığında başlar.
Uykunun tünellerinde ona doğru koşarken bulurum kendimi.
Ellerim ellerine değdiğinde
Dünyanın o ağır yükü hafifler birden.
Ona sarıldığım an zaman durur,
Yelkovan, akrebin kalbine saplanır.
"Onda ne buluyorsun?" diye soran bakışlarınıza
Cevap verecek bir lügatim yok benim.
Cevaplar sığ kalıyor bu derinliğin yanında;
Kelimeler dilsiz, kelimeler topal...
Bir okyanus sığar mı bir bardağa?
Rüzgâr hapsedilebilir mi göğse?
Suskunluğum çaresizlikten değil,
Anlatacak kelimenin henüz icat edilmeyişindendir.
Sizin o renkli dünyalarınızdan,
Büyük hırslarınız ve gürültülü kalabalıklarınızdan sıyrılıp
Sığındım onun gölgesine.
O bana sadece iki kanat uzattı;
Ucu yanmış ama hâlâ uçmaya hevesli,
Yaralı, ama göğe kafa tutacak kadar mağrur...
Şimdi onunla havalanan bu ruh,
Ne sizin yerinize sığar,
ne de gökyüzüne.
Kayıt Tarihi : 11.08.2022 13:41:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.



