Duvarların kirecine sinmiş o eski, nankör koku..
Hâlâ bir yerlerde hakkım varmış gibi sızlıyor.
Ah, kendimi ne güzel ikna etmiştim oysa;
Gölgesi boyunu aşan cüceler ülkesinde!
Bastonumu kaybetmiş bir saray dilsiziyim şimdi.
Histeri dedikleri, sütün kaynarken çıkardığı o sessiz çığlık,
Söyleme lan!
Bana öyle cilalı laflardan, pazarlık kokan sevdalardan bahsetme!
Benim gökyüzümün çivisi çoktan söküldü,
yıldızlar birer dikiş iğnesi gibi batıyor geceye,
diktikçe sökülüyor içimdeki o kör yetim,
diktikçe kanıyor parmaklarım!
Günün çekilişi, ömrün eksilişi,
insanın bitmek bilmez hırsları
ve gök gürültüsüz yırtılıyor ufkumuzda,
zamandan çaldığımızı sandığımız her kırıntı
kendi gölgesini uzatıyor avuçlarımıza.
Bir fener yakıyoruz gecenin kör eşiğinde,
Kendimden mi kaçıyorum fellik fellik..
Yoksa, nedir bu aceleciliğin sebebi..?
Gölgem takipçim olmuşken üstelik...
Sarmaz mı sandım, çaresizliğin derdi..!
Yalnızca hayırlısını dilemek yetmez…
Bir de hikmetini kavramayı öğret bizlere,
Zira bazen murad ettiğimiz değil,
Hakk’ın muradıyla gelen şekillendirir kaderimizi.
Her nasip vaktine esirdir ya Rab,
Gökyüzünün eğimi kırılır fısıltısız bir ihtilalle,
gövdesine güvenen gölgeler kendi köklerine devrilir. Pusulanın ibresi içine çekilir bir pus ortasında,
sığınak sandığın kıyılar yutar kendi dalgalarını.
Başka bir iklimin haritasında boğulur o tanıdık nida, kendi kuyusuna tırmanan bir su gibi çaresizdir gidişler.
Gözünün değdiği yerde başlayan yangın,
yalnızca düştüğü yeri kül eder.
Varlığın, göğsümün tam ortasına oturmuş ağır bir muamma;
ne atabiliyorum dışarıya, ne de sığdırabiliyorum bu daralan parmaklıklar arasına.
Seni sevmek, uçuruma gözü kapalı yürümek değilmiş meğer,
uçurumu bir yurt, bir yuva bilip bağrına basmakmış.
Bir şubat akşamıydı usulca sokuldun içime,
ama fırtınalar koptu ruhumun kuytularında.
Zamanın devasa dişlileri arasında öğütülen o son kırıntı,
Artık bir takvim yaprağı değil, boşluğa asılı kirli bir yelkendir.
Gözbebeklerinde sönen o kadim kandilin yağı bitti;
Şimdi ruh, kendi mahzeninde unutulmuş paslı bir anahtar,
kendi kapısını açmaya mecali kalmamış, soğuk bir demir parçasıdır.
Hücrelerimde bir veda ayini düzenliyor hatıraların hayaletleri,
Sessizliğin sesi kaldı bende,
Gülüşünle dolu odalarda.
Sen gittin, ama gidişin duruyor hâlâ.
Kapının kolunda, aynanın buğusunda…
Bir “hoşça kal” bile değmedi dudağına,
Güneşin henüz kendi gölgesini kestiği o dar avlularda,
ışık, ipek bir dokunun kıvrımlarında dinlenirdi.
Bir kumaş değildi oysa sarmalayan;
Tarihin, kendi bağrında sakladığı lekesiz bir yemin,
zamanın aşınmaz kalesinde bekleyen sessiz bir duruştu ağlayan..
Lakin kentin yüksek tepelerinden bakan soğuk gözler,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!